hakan's profileHAKAN...PhotosBlogListsMore Tools Help

HAKAN...

Ve cellad uyandı yatağından bir gece,Tanrım dedi bu ne zor bilmece,Öldükçe çoğalıyor adamlar Ben tükenmekteyim öldürdükçe...

Video

Loading...
Photo 1 of 51
November 05

bedenimizi iyi kullanmak

EMİN ADIMLAR ATIN
* Mutlu, tutkulu insanlar hedeflerine doğru hızlı yürür. Amaçları olmayanlar ise ayaklarını sürür. Karşınızdaki kişide olumlu bir etki bırakmak için başınızı dik tutun ve canlı adımlar atın.
* Avcunuzu yumruk haline getirmemeye dikkat edin; bırakın doğal halleriyle kalsınlar.
* Gözlerinizi yere indirmeyin. Geleceği görüyormuş gibi dümdüz önünüze bakın.
* Elinizi cebinize sokmayın. Cebin içindeki eller, gizlenme ihtiyacı duyduğunuz mesajını verir.
* Ayağınızı sürümeyin. Adımlarınız ne kadar hafif olursa, kalbiniz de o kadar hafifler. Mutlu insanlar uçar adımlarla yürür.

GÖZ TEMASI KURUN
* Çok resmi olmayan bir tavırla tokalaşın. Bu size asil bir görüntü verir.
*Gözlerinin içine bakın.
* Huzursuz davranmayın ve paltonuzu hemen çıkartmayın. Paltonuzun düğmelerini hemen açarsanız, kendinizi ona teslim ettiğinizin mesajını verirsiniz.

MESAFEYİ KORUYUN
Eğer karşınızdaki kişiye çok yaklaşırsanız, fazlasıyla girişken biri olarak algılanırsınız. Uzakta durursanız "soğuk" olduğunuz düşünülür. İşte size mesafe rehberi:
- Kişisel alan (45-122 cm): Birbirleriyle bir süredir laflayanlar, genellikle bu mesafeyi korur.
- Samimiyet alanı (15-45 cm): Bu alan yakın arkadaşlar ve sevgililer içindir. Eğer karşınızdaki kişinin ne istediğinden emin olamıyorsanız, yarım saatlik bir konuşmanın sonunda "samimiyet alanı"na girerek tepkilerini sınayın.
- Mahremiyet alanı (0-15 cm): İnsanlar bu bölgeye üç sebepten ötürü girer: Saldırmak, bir şeyler fısıldamak ya da öpüşmek için... Karşınızdaki insanın niyetini anlamak için bu alana girmeyi deneyin.

DİMDİK DURUN
Ayakta durma biçimi, geçmişimizle, kişiliğimizle ve hayata bakış açımızla ilgili birçok ipucu verir. İnsanlarının sizin hakkınızdaki düşüncelerinin yüzde 90''ı, tanıştıktan sonraki ilk 90 saniye boyunca biçimlenir. Dolayısıyla bedeninizin genel duruşu büyük önem taşır.
* Dik durmaya ve karşınızdakiyle göz teması kurmaya özen gösterin.
* Omuzlarınızın çökmüş bir halde durmamasına dikkat edin. Bu, sürekli hayal kırıklığına uğradığınız izlenimi uyandırır.
* Kollarınızı birbirine dolamayın; onları yana doğru hafifçe açın ve ayaklarınızı birbirinden biraz ayırın. Böylece yere daha sıkı basarsınız. Etkisi de sağlam olur!

ELİN DURUŞUNA DİKKAT

* KIRMIZI IŞIK: Karşınızdaki kişinin elinin çenesine gitme sıklığı, sizden ne kadar sıkıldığının işaretidir.
* SARI IŞIK: Eğer çenesini kaşımaya başlarsa bir karar vermek üzere demektir. Gözlüğünün sapını dişliyor ya da saatinin kayışıyla oynuyorsa, konuşacak bir şeyler bulmakta zorlanıyordur.
* YEŞİL IŞIK: Eli işaret parmağı yukarıyı gösterecek biçimde çenesinin üstünde rahatça duruyorsa, bu konuşmanızdan etkilenmiş olduğunun işaretidir.

AŞK KANUNLARI

İşte kimi zaman düşündüren, kimi zaman da güldüren aşk kanunları:

- Harris Aksiyonu: Bütün iyiler kapılmıştır.

- Paralel Teori: Harika yaratık eğer kapılmamışsa, mutlaka bir nedeni vardır.

- Evrensel Gerçek: Aşkın gözü kördür.

- Diğer Evrensel Gerçek: Evlilik insanın gözünü açar.

- Conways Kanunu: Yanınıza yaklaşan genç ve güzel kız, sizinle
ilgilendiğinden değil, birini kıskandırmak için etrafınızda dönüyordur.

- Beyaz Atlı Prens Kanunu: Prensi bulacağım diye çok kurbağa öpülür.
- Donckels Perşembe Gecesi Kanunu: Gece saat üçte sadece şişkolar kalır.

- Donckels Cuma Sabahı Kanunu: Pencere benim pencerem değil, oda benim odam değil, yanımdaki kim?

- Kazablanka Kanunu: Sizinle beraber olsun diye sürekli para harcadığınız top model, gecenin sonunda resminizi çeken paparazzi ile buluşacaktır.

- Onasis Kanunu: Para aşkı satın alamaz, ama çok şey halleder.

- Gold Card Kanunu: Siz onun saçının rengine vurulduysanız, o da sizin kredi kartınızın rengiyle ilgileniyor olabilir.

- Meyer Kanunu: Kuru fasulye yedikten sonra arabaya otostopçu kız alınmaz.

- Olasılık Kanunu: Çok güzel, kibar, akıllı, hoş, zeki, cici bir kızla karşılaşma şansınızın arttığı yer, sizden daha yakışıklı, akıllı, zengin bir arkadaşınızın yanıdır.

- Evrensel Kanun: Kadın erkeği anladığı anda, onun ne söylediğini dinlemekten vazgeçer.

- Markus Kanunu: Her zaman daha iyisi vardır.

- İkinci Markus Kanunu: Kaçmanız gerektiği anda göreceğiniz kabus, bacaklarınızın tutmadığıdır.

- Rudner Kanunu: Beraber olduğunuz erkek; olgunlaştığında, yeni bir iş bulduğunda, tedavi gördüğünde düzelecek zannediyorsanız, bugün terk edin.

- Temel Kanun: Aşk hayal gücünün aklı yenmesidir.

- İstisna Kanunu: Kadınlar ya her şeyi unutur, ya her şeyi hatırlar.

- Groening Kanunu: Evlilik deyince kadınlar merasimi anlatır, erkekler delikanlılık yıllarını.

- Evlilik Kanunu: Tek başınayken, asla yaşamadığın sorunlara iki kişinin beraberce çözüm bulması sanatı.

- Thom Kanunu: Evliliğin süresi, evlilik törenine harcanan parayla ters orantılıdır.

- Grant Kanunu: 'Tam evlenilecek kadın' dediğiniz kadın, sizi nikahına davet edecektir.

- Murphy Kanunu: Çöpü kim indirecek kavgası, her seferinde çöp kamyonu sokaktan geçtikten sonra biter.

- Hartley Kanunu: Kendinizden daha çılgın biriyle asla beraber olmayın
  

April 10

vatikan ın sırları

VATİKAN



İnanılması güç sırları, gizli geçitleri,şifreleri ve yeraltı yollarıyla Vatikan, tam anlamıyla Dünya’nın en “esrarengiz” devletidir

Bilinmeyen Vatikan ve Papaları anlatan bu yazı dizisine, “Vatikan Nedir?” sorusuyla başlamak kanımca yerinde ve yararlı olacaktır. Türkiye’de Vatikan’ın adı bilinmekte ve/fakat gerçekte “ne” olduğu geniş Müslüman kitle tarafından hiç bilinmemektedir. En iyimser deyişle Vatikan, Papalarıyla birlikte anılan, Papa’nın yaşadığı yer diye bilinen minik bir devlet olarak tanınmaktadır. Kuşkusuz bu kısa açıklamada doğruluk payı vardır ama çok, hem de çok eksik bir tanımlamadır bu. Eksik bilgilenme ise, herkes kabul eder ki, hiç bilgi sahibi olmamaktan daha sakıncalı ve tehlikelidir. İşte Türkiye’de Vatikan’la ilgili bu eksik bilgilendirmeyi biraz olsun giderebilmek amacıyla “Vatikan Nedir?” sorusuyla girmekte yarar görüyorum.

VATİKAN DEĞİL LATERAN

Günümüzde Vatikan diye bilinen yerleşim alanı yeryüzündeki tek “Tanrı–Kenti” statüsündedir. Vatikan bu özelliği nedeniyle “Kutsal–Kent”tir. Bu Tanrı–Kenti aynı zamanda bir “Devleti” içinde barındırır. Vatikan yeryüzündeki tek “Tanrı–Kenti ve Devleti”dir.

Vatikan’dan başka “Tanrı–Devleti” yani “Teokrasi” yoktur, fakat halen de kutsal sayılan bir çok kent vardır. (Örneğin, Kudüs,Hinduların, Budistlerin ve Şintoistlerin kutsal kentleri gibi).Vatikan’ın bugünkü statüsü 1870’de İtalya’da bulunan Papa–Devletleri’nin, İtalyan Ulusal Birliği’nin kurulabilmesi amacıyla ilga edilmeleriyle başlamış ve son hukuki şeklini
Faşist Diktatör Mussolini ile Vatikan’ın Dış İşleri Bakanı Kardinal
Gaspari arasında 26 Ekim 1926’da imzalanan “Concordat” (Mukavele) ile almıştır. Böylelikle Vatikan İtalya’da “devlet içinde devlet” statüsü edinmiştir.

Vatikan’a tüm girişler Roma’nın sınırlarından yapılabilmektedir. Diğer bir deyişle Vatikan, İtalya Devleti’nin tüm haklarından yararlanabilen fakat kendi bayrağına ve egemenliğine sahip ayrı bir devlettir.Vatikan adı, ilginçtir ki, Hıristiyanlığın ilk 1350 yıllık döneminde hiç ağıza alınmamıştır. Çünkü 1267’ye kadar böyle kutsal sayılmış bir yerleşim alanı yoktu.

O zamana kadar Papalar Vatikan’da değil Lateran diye bilinen yerleşim alanında otururlardı.Papalar yaklaşık 1000 yıl burdan yönetmişlerdi Katolik alemini.14 Yüzyılda Papalar, Fransa’nın şimdi tiyatro şenlikleriyle tanınan Avignon şehrinde yaşamaktaydılar. Bunlar Hıristiyanlığın en tartışmalı Papalarıydılar.

Fransa kralları tarafından korunan bu Papalar 13. ve 14.Yüzyıllara damgalarını vurmuşlardı. Papaların Vatikan’a geçişleri 1377 yılında,Avignon ’daki Papaların sultasının yıkılmasından sonra olmuştur. Bu nedenle “Lateran Kilise Kararları” daima Vatikan kararlarına öncelik sağlamıştır. Bugünkü Vatikan’ın tesisi sırasında da yine Lateran Sözleşmeleri (Treaties) rol oynamıştır.

MİNİK DEVLET=BÜYÜK GÜÇ

Bugünkü Vatikan, yerleşim alanı itibariyle, kalın surlarıyla birlikte 44
hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Çevresindeki surlar bir saatte dolaşılabilir. 1527’de İspanyolların işgaline uğrayan Vatikan’ın yıkılan surları ve binaları yeniden inşa edilmişlerdir. Vatikan’ı İsviçreli Katolik askerler, geleneksel giysileri içinde korumaktadırlar. Ünlü Devlet kuramcısı Makyavel, aynı zamanda “prens” olan Papaların kendilerini paralı asker olan İsviçrelilere korutmasını sert bir dille eleştirmişti. Ona göre bu paralı askerler, kendilerine daha fazla para veren düşmanlara Papa’yı
satabilirlerdi. Makyavel’in dediği doğruydu. Nitekim bir kaç kez Papalar, İsviçreli askerlerin ihanetine uğramışlardı. Ama yine de Papalar kendilerini İsviçreli paralı askerlere korutmaktan vazgeçmemişlerdi.
Nedeni de çok ilginçti. İsviçreli paralı askerler ihanet etseler bile
Vatikan’ın hiç bir sırrını açıklamıyorlardı.

Vatikan’ı gizemli bir Kilise–Devleti yapan budur işte. Öğretiye göre
“Vatikan’da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklanmaz.” Vatikan’ın sırlarını açıklayanların ve nesiller boyunca ailelerinin canları ve malları güvenlikte olmaz. Çünkü Vatikan gerçekten de inanılması güç sırları barındıran, gizli geçitleri, şifreleri ve yeraltı yollarıyla tam anlamıyla “esrarengiz” sayılan bir yerdir ve bu şöhretini de yüzlerce yıldır sadece kendisine sakladığı sırlarının başkalarınca öğrenilebilmesini önleyerek edinmiştir.

SİYASİ VE DİNSEL YAPTIRIM SAHİBİ

Vatikan, kendi pasaportu, kendi devlet kuruluşları ve bürokratları olan
bir devlettir. Nedir ki, bu devleti diğer devletlerden ayıran temel
farklılıklar vardır. Bunları kısaca sayalım.Vatikan Devleti’nin gece
yerleşik nüfusu 600 kişidir. Bu sayı sürekli konuk sayılan kişilerle
birlikte 1014 olur. Gündüz nüfusu ise 3599’a yükselir. Bunlar Vatikan’da görev yapan işçiler ve diğer memurlardır. Vatikan Pasaportu bizzat Papa tarafından verilir. Bu pasaport geçicidir. Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal edebilir ya da hiç vermemiş gibi kayıtlardan çıkartabilir. Pasaportun özelliği hiç bir ırk ya da milliyet gözetilmeden verilebiliyor olmasıdır. Ne var ki tek koşulu, pasaport alacak şahsın Katolik Kilisesi’ne kayıtlı dindar olarak tanınmış bir Katolik olmasıdır. Vatikan’da altı dikkatle çizilmesi gereken bir özellik vardır. Çoğunlukla devlet olarak bilinen Vatikan ile “Papalık Makamı” bir ve aynı (özdeş) sanılmaktadır. Bu eksik bilgilenmedir. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi”dir, ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı’dır. Tüm Katolikler’in “Devlet Başkanı” değildir. Bu görevinde Papa’nın bir Başbakanı, bir Senatosu ve Bakanları vardır. Bunlar da siyasi yaptırımları itibariyle sadece Vatikan’la tanımlı ve sınırlıdırlar. Ancak, dinsel yaptırımları itibariyle tüm Katolikleri bağlarlar.

VATİKAN DEVLETİNİN BEYNİ “CURİA”

Devlet ve siyasi olarak Vatikan’ın en önemli ve güçlü kurumu, “Curia”dır. Bu kurum Devlet olarak Vatikan’ın beynidir.Vatikan’ın 1983’de kabul edilen en son Anayasası’nın (Code of Canon Law) 360. paragrafında Curia,
“Papa’nın adına ama Kiliselerin hayrına ve yararına çalışma yapmakla yükümlü kılınmış bir kurumdur.”

Curia, Papalık Sekreteryası (Devlet Bakanlığı); Kilise Kamu İşleri Konseyi (CPAC); Katolik Cemaatleri (Congregations);Yargı Kurumları ve diğer enstitülerden oluşmaktadır.

Curia’yı oluşturan bu bakanların, deyim yerindeyse “sinir sistemi” Kilise Kamu İşleri Konseyi’ dir. Vatikan’ın yukarıda sözü edilen Anayasasına göre Curia, çok önemlidir ki, “Dini / Ruhani” bir kuruluş olarak değil, tartışmasız “Dünyevi / Seküler” bir kuruluş olarak bizzat Tanrı tarafından değil, bizzat insan tarafından oluşturulmuş bir birim olarak kabul ve tasdik edilmiştir. Dolayısıyladır ki, Vatikan’ın bu dünya ile ilgili tüm işleri, başta da siyasi, diplomatik ve ekonomik kararlarla, uluslararası ilişkileri “Dinsel” değil, “Dünyevi” olan bu kurum aracılığıyla ele alınır ve yönlendirilir.

Curia ilk kez 1605’de diğer ülkelerdeki Kardinal Büyükelçileriyle çalışan Devlet Bakanlığı olarak kurulmuş, daha sonra 1721’de kendi içinde tüm Papa Devletlerinin Başbakanlığı adı altında bir makama sahip olmuştur. Papalığın Başbakanı aynı zamanda Dış İşleri Bakanıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki Curia Tanrı tarafından öngörülmüş bir kurum olmadığı için gerekli görüldüğü
takdirde Papa’nın emriyle ilga edilebilir.

KUŞBAKIŞI VATİKAN

Vatikan’daki “Tanrı–Devleti”nde irili ufaklı 200’den fazla bina vardır. Vatikan’ın üçte biri bina, üçte biri park ve üçte biride kaldırımdır. Papalık makamının bulunduğu yere Roma’yla Vatikan’ı ayıran ünlü Bronz Kapı’dan girilir. Vatikan “Kent ve Devleti”ne giriş ise Bronz Kapı’nın
yaklaşık 300 metre kadar sağında yer alan Saint Anne Kapısı’ndan yapılır. Araçlar ve halk Vatikan’a ancak buradan giriş yapabilirler. Kapılarda İsviçreli Muhafızlar beklerler. Dilerlerse kimlik denetimi yapabilirler; içeriye sokup sokmamakla serbesttirler. Bronz Kapı ise sadece önemli törenlerde açılır. Bu kapıdan içeri girildikten yaklaşık 150 metre kadar ileride genişçe bir avlu ile buna bakan mahzeniyle birlikte beş katlı bir saray bulunur. Papalar işte burada otururlar. Pencereleri Vatikan’ın ve dünyanın en ünlü binasına bakar. Bu bina St. Peter Kilisesi’dir. 70.000 metre karelik bir alanı kaplayan bu Kilise, Vatikan “Tanrı–Kent”in en yüksek binasıdır.Bronz Kapı’nın tam karşı sınırında, Papa’nın helikopteri için yapılmış olan küçük iniş pisti vardır. Onun sağında Vatikan Radyosu, onun yanında da yabancı öğrencilerin kaldıkları yurt binası yer almaktadır. Bu iki binanın arasında park bulunur. Park’ın ucunda “Curia” sarayı vardır. Devlet olarak Vatikan buradan yönetilir. Parkın diğer alt yanına doğru İlahiyat Akademisi (Kardinaller Koleji) bulunur.Burası bir bakıma Papalığın Senatosu gibidir. Kolejin önünde Vatikan Müzesi, yanında paha biçilmez arşiviyle Vatikan Kütüphanesi yer alır. Bunlara bitişik binada Vatikan’ın “Laik Konsey” binası vardır. Vatikan’da bir de işçi sendikası vardır
ve o da bu binadadır. Papanın sarayının uzantısında ise Vatikan Bankası
bulunur. Az ilerisinde de Vatikan’ın resmi yayını olan
“Osservatore Romano” gazetesinin yönetildiği bina vardır.



VATİKAN'IN GİZLİ İLİŞKİLERİ

Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Vatikan’da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur Vatikan’ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiç bir zaman açıklanmayan bir sırdır. Yıllık gelirleri bazı kalemlerde açıklanır, yaptığı açıklamalar biraz da abartılarak gösterilir ancak mal varlığı tam olarak asla açıklanmaz. Vatikan tam bir “Bezirgan” gibidir; daima gelirlerinin azlığından yakınır ama ilginçtir ki her geçen yıl biraz daha zenginleşir, biraz daha fazla para kazanır. Vatikan maliyesi yılda iki kez incelenir. Mali komisyonda kardinaller vardır ve başkan da
(Prefektür denir) Amerikalı Kardinal Edmund Szoka’dır.

DÜNYANIN SERVETİ SIR EN KÂRLI ŞİRKETİ

Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Ünlü Vatikan
uzmanı Peter Hebblethwaite’nin dediğine göre de bu devlet hiçbir özel girişimcinin ya da kapitalistin baş edemeyeceği kadar katı “Sosyalistce” kurallarla yönetilmektedir. Aynı uzmana göre bu nedenle Vatikan yeryüzündeki tek Sosyalist Tanrı–Devleti sayılmalıdır. Gerçekten de Vatikan’da hiç bir devletin yapamayacağı bir “sistem” ve yönetim anlayışı yürürlüktedir. Gördükleri işe göre dünyada en az maaş ve ücret alan insanlar buradadır. Buna rağmen toplam 1000 kişiyi geçmeyen Vatikan bürokrasisi, 2500 işçisiyle dünyanın en kalabalık dinsel topluluğunu (yaklaşık 900 milyon) hiç bir aksama olmadan yönetmektedirler.

Bu gerçeği yeni öğrenen bir Amerikalı zengin kendini tutamamış ve “Aman Tanrım! Meğer dünyanın en kârlı şirketi Vatikan’mış” deyivermişti. 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan’a bağlıdırlar ve onun emirlerine tabidirler. Dahası, onu korumak, geliştirmek ve gerçekte daha da zenginleştirmekle yükümlüdürler. Bu emeklerine karşılık Papa’dan alabilecekleri tek “gelir” her Pazar günü Papa’nın onlar adına yaptığı şükran “Duası”dır, o kadar.

DÜNYAYI SARAN AĞ

Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu yayınlar 24 saat süreyle bütün dünyayı bir ağ gibi sarmaktadırlar. Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katolikler’den kesilen Kilise Vergisi; Aidatlar; Bağışlar; Şirket Gelirleri; Hisse Senedi–Tahvil–Bono gelirleri; Bankacılık ve Faiz gelirleri; hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirlerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelirleri de epeyce tutmaktadır. Vatikan’ın diğer bir gelir kaynağı da Hıristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri (Haç gibi) pazarlayarak kazandığı kazançlardır. Bu açıdan
bakıldığında Vatikan’ın kendi Tanrısı’nı (İsa) ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık görülebilir!Vatikan’ın gelirleri sadece bunlar değildir. Vatikan, dünyanın önde gelen bir çok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Bir çok bankanın ortağıdır. Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları vardır. Avrupa Birliği içinde Vatikan’a bağlı olarak çalışan “Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği” onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır. Benzer şekilde ayakkabı, yiyecek ve enerji ile inşaat sektörlerinde de kârlı yatırımları ve ortaklıkları vardır.Sözün kısası, 200 milyon nüfuslu ABD’yi yönetebilmek için sadece Washington’da 250.000 devlet memuru bulunduğu düşünülürse Vatikan “Mucizesi (!)” daha iyi anlaşılır. İhraç malı olarak
sadece “Dualar ve Emirleri” olan bir devletin dünyanın en
kalabalık topluluğunu yönetip dünyanın en zengin devletlerinden biri
olabilmesi başka hangi sözcükle tanımlanabilir ki...

ENGİZİSYONUN MUCİDİ

Vatikan’ın iç siyasetinde ve çekişmelerinde dört dinsel akım etkili
olmaktadır. Bunlardan birincisi, Dominiken tarikatıdır. Bunlar için en
önemli olan husus kurum olarak Kilise’nin sürekliliğinin korunması
ve her koşul altında savunulmasıdır. Dominikenler, “Önce Kilise” diyen tarikattir. Aristokratik ama aynı zamanda da gaddar ve dogmatik olmakla tanınırlar. Ortaçağ’ın Engizisyon Mahkemeleri’ni bunlar kurdurmuşlar ve milyonlarca insanı –özellikle de cadı diye nitelendirdikleri kadınları–
yaktırmışlardır.Dominikenler’in tam karşısında Fransiskan tarikatı
vardır.

Bunlar içinse önce Roma’daki Kilise değil, “Önce Hıristiyanlık” gelir. Fransiskanlar yoksullardan yana, din adına karşılıksız çalışan keşişler topluluğudur. Onlar için önce Kilise veya Papa değil, Hıristiyanlığın yeryüzünde egemen olması önemlidir.Üçüncü topluluk Fransiskanlar kadar çalışkan ama Dominikenler kadar acımasız olabilen Cizvitler tarikatıdır. Bunlar Katolik aleminin “Entellektüelleri” konumundadırlar. Bunlar için önemli olan ise “Papalık Makamı”dır. Papaların kendileri veya Kilise’nin kendisi değil, “Papalık Makamı”nın korunması ve savunulması öncelik taşımaktadır.

Cizvitler bu anlayışla bir çok Papa’ya –halen Papa olan 2. John Paul da dahil– karşı çıkmışlardır. Papaları yücelten OPUS DEI ile Papalık Makamı’nı
yücelten Cizvitler kavgalıdırlar. Cizvitlere göre OPUS DEI,Papa–Tapınıcılığı (Papolatry) yapmaktadır. Cizvitler en hızlı misyoner örgütüdür. OPUS DEI dördüncü akımın temsilcisidir. Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı–Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette “Olağanüstü” bir kişidir. Bu nedenle OPUS DEI, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür. Vatikan Devleti’nin uluslararası “Resmi” ideolojisi ise işte bu dört akımın ortak paydalarıyla oluşturulmuş olan ve tüm Hıristiyan alemini bir çatı altında toplamayı öngören Ekümenizm Hareketidir.

KİRLİ İŞLERİNDE MAFYAYI KULLANAN DEVLET

Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Bugüne kadar gelip geçmiş 263 Papadan kaçının eceliyle, kaçının cinayete kurban giderek öldüğü belli değildir. En yakın örnek, bugünkü Papa’dan önce Papa seçilen ve sadece 33 gün Papalık yapabilen I. John Paul’dur. Vatikan uzmanı araştırmacı David Yallop’un belgeleriyle açıkladığına göre bu Papa Vatikan’ın içindeki bir “Konspirasyon=Fesat Örgütü” ile “P2 Mason Locası”nın ortak girişimiyle öldürülmüştür.Vatikan’da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur.Vatikan’ın özellikle 2 Dünya Savaşı sırasında güçlendirdiği
müthiş bir istihbarat ağı vardır. Vatikan’ın içinden çeşitli ulusların –başta Fransa, Polonya ve Almanya– istihbarat örgütleriyle birlikte çalışan Kardinaller çıkmıştır. Bunlardan bazıları daha sonra Papa yapılmışlardır. Örneğin 1978’de eceliyle ölen Papa 6. Paul, gizli istihbarat örgütleriyle içli dışlı olmuş bir Kardinal olarak tanınıyordu. Vatikan “Kirli” işlerinde daima taşeron kullanan bir devlettir. Bu pis işleri temizlemek Mafia’nın
görevidir.Vatikan’ın siyaset aleminde de yarı–gizli yarı–resmi desteklediği partiler ve siyasetçiler vardır.

Bunlara en iyi örnekler Almanya’daki CDU/CSU (Hıristiyan Demokratlar) ve İsviçre’deki CVP (Hıristiyan Halk Partisi) çizgisidir. Vatikan’ın bu ve diğer bir çok siyasi yapıyla, örneğin öğrenci ve işçi kuruluşlarıyla, organik bağları vardır. Bunlara yeri geldikçe değineceğim. Vatikan, BM’de, UNESCO’da, FAO’da, AB’de ve OAS (Amerika Devletleri Örgütü) de “gözlemci”
statüsündedir.“Vatikan nedir?” sorusunun gerçek yanıtı da işte bu ilişkilerdedir.Vatikan, ekonomi–politiğiyle “Devlet Sosyalizmi”ni uygulayan –kendisi sosyalizme karşı olsa da– bir Kilise Devleti’dir. Toplumsal–Tarihsel bağlamında ise işlevleri itibarıyla “Dogmatik–Dinci”bir devlettir. Bu özelliğiyle de günümüzde çok sık kullanılan Fundementalizm’in (köktenciliğin) çağımızdaki en eski ve en güçlü temsilcisidir. Gerçekten de Vatikan, Dünya’da devlet çapında örgütlenebilmiş ilk Fundamentalist Tanrı–Krallığıdır.


ATEİZMİN KAYNAĞI VATİKAN

Ateizmin kaynağı bizzat Roma Kilisesi olup özellikle de son 400 yılın ilk
öncü Hıristiyan kökenli Ateistlerinin hep bu kiliseden çıktıkları görüldü
Bütün dünyada kısaca Papa denilen şahsın resmi sıfatı Papa değildir. Üç
ayrı sıfatı vardır. Ve Papa’ya ancak bu sıfatlarıyla hitab edilebilir. Bunlardan ilki, “Supreme Pontiff”tir. Bu, en üst düzeydeki ruhani önder anlamına gelir. Roma İmparatorluğu döneminden kalma bir sıfattır. O dönemde imparatorlar kendilerine “Pontifus Maximus” dedirtiyorlardı. Bu, en yüce ruhani ve dünyevi buyurucu anlamına geliyordu. İmparatorluk yıkılıp Hıristiyanlık egemen din haline gelince Papalar kendilerine geçmişteki imparatorlar gibi bu sıfatı taktılar. Papaların resmi evraklarda ve belgelerde kullandıkları ilk sıfatları budur.İkincisi Papalar, “Roma Başpiskoposu”durlar. Dikkat edilirse Vatikan’ın değil, 1926’ya kadar
Kutsal–Kent statüsünde olan Roma’nın başpiskoposudurlar. Bu sıfatı özellikle Doğu ve Ortodoks Kiliseleri tarafından öne çıkartılır.
Ortodokslar Papa’ya yazılı metin göndermek isterlerse en fazla “His Holliness Pope” diye yazarlar ve bununla da makamının önemli ve kutsal olduğunu vurgulamış olurlar, kendisinin değil.

Papalar’ın üçüncü sıfatı ise “Holy Father (Kutsal Peder)”dir. Bu sıfat onların belki de en eski, en anlamlı sıfatıdır. Hıristiyanlığın ilk yüzyılından kalma, siyasi ve ideolojik olmaktan çok sempati toplamak amacıyla verilmiş sembolik bir babalık mevkiidir. Kutsal Peder nitelemesi aynı zamanda Ana (Bakire) sayılan Evrensel Kilise’yle (Katolik demek Evrensel demektir) evli oluş anlamına gelir. Diğer bir deyişle sembolik olarak Ana’dan (Kilise) doğmadan yani Vaftiz olmadan Kutsal Baba’nın evladı olunamaz. Papalar’ın Hıristiyan olmayan devlet ve siyaset adamları için de ayrı bir sıfatı vardır. Örneğin Müslüman bir devlet adamı Papa’ya doğrudan yukardaki üç sıfatla hitab edemez. “His Holliness” veya “Your Holliness” demek zorundadır. Yani, temsil ettiği makamı itibariyle Kutsal sayılan kişi olarak tanımlanır. Benzer şekilde Kardinal Büyükelçiler için de “Ekselans” denilir. Diğer Kardinallere de “Monsenyör” denilir. Bu hitaplar çok
önemlidir. Bunların ne zaman, kime, nasıl kullanılacakları bilinmeden
Vatikan mensuplarıyla görüşme yapılamaz.

DİN, PAPALIK VE ATEİZM

Nasıl olur da Tanrı’dan başka güç tanımayan ve onun adına kurulduğu ve hareket etmekte olduğu varsayılan bir kurum, Kilise, Tanrıtanımazlığın kaynağı olur? Ama olmuştur. Özellikle de son 400 yılın ilk öncü Hıristiyan kökenli Ateistleri hep bu kiliseden çıkmışlardır. Özellikle de 15. ve 16. yüzyıllarda papazlık eğitimi görmüş, yıllarca Hıristiyanlığın “Tanrısı” için çalışmış fakat hayatlarının belli bir dönemine gelince Ateizm’e geçmiş ve bu kez de aynı Tanrı’ya karşı amansızca mücadele etmeye başlamış sayısız papaz vardı. İşte sizlere bunlardan adı gündelik hayatta geçirilmeyen, sadece Vatikan kayıtlarında bulunan ve 34 yaşındayken 1619’da Ateizm
suçlamasıyla yakılarak idam edilmiş olan böyle bir papazın kısa öyküsü.

Avrupa’da Ateizm’in tarihini belgeleyen araştırmacı Nicholas Davidson’un Vatikan kaynaklarından çıkarttığı Giulio Cesare Vanini 1585’de doğmuştu. Ailesi onu küçük yaşında Cizvitler’in yönettiği okullara göndermiş sonra da yine aynı tarikatın yönettiği Napoli Üniversitesi’ne sokmuştu. 1603’de Vanini, çok sofu ve oldukça gizemli bir tarikat olan “Karmelitler”e kabul edilmişti. 1606’da Vanini Karmelit keşişi olarak hukuk doktoru olmuştu.
1608’de Padua’ya, buradaki üstün başarısından dolayı da 1611’de Venedik’e atanmıştı. Ama ne olduysa bundan sonra olmuştu. 1612’de Karmelitler’le bozuşan genç adam İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Fikir ve din suçlusu sayılan Vanini burada Hıristiyanlığın Tanrısı’nı (İsa) kabul etmediğini ilan etmiş ve bu görüşlerini yaymak için Hollanda’ya, Liyon’a ve
Paris’e gitmişti. Bu arada iki kitap yazmış ve bunlar 1615–16’da yayınlanmıştı. Özellikle ikinci kitabı, De admirandes’de öne sürdüğü fikirler günümüzde kendisini keskin Ateist sanan bir çok tatlısu entellektüelinin dudaklarını uçuklatacak mahiyetteki fikirlerle doludur. Vanini, aynen, kendisi madde olmayan bir Tanrı nasıl olur da maddi bir dünya yaratmış olabilir ki diye sözüne başlamış ve eklemişti: “Sonsuz olan Maddedir, Ruh değildir” Benzer şekilde cin, peri ve şeytanın bizzat Kilise tarafından uydurulmuş gerçekte varolmayan yaratıklar olduklarını söylemişti.

Vanini, “Beleş” yaşamak isteyen papazların halkı korkutmak amacıyla böyle yalanlar söylediklerini göstermişti. Kutsal Kitap’ta yer alan “Doğuş” olayıyla alay eden Vanini, kendi görüşünü şöyle özetlemişti: “İnsan hayvandan gelmedir, onun ileri bir aşamasıdır, temizidir. Sizler de Doğa’dan başka hiç bir güce sakın tapmayın. En büyük ve tek güç madde ve doğadır.” Vanini görüşlerini anlattıktan sonra vargücüyle Hıristiyanları “Dinsizleştirmeye” adamıştı kendisini. Söz konusu kitabı bugün bile Vatikan’ın yasak kitapları listesindedir, hem de aradan 380 yıl geçmiş olmasına rağmen.Papazlıktan dönme Ateist Vanini bunları yazdığı zaman (1614) ne Darvin’in vardı evrim kuramını geliştiren, ne Karl Marx vardı Madde’ye felsefi sonsuzluk kazandıran, ne de günümüzün modası “Doğa Tapıcısı” yeşiller ve çevreciler... İlginçtir ki günümüzde kendisini keskin Ateist sanan biri,futbolcu Maradona’yı veya baldır–bacak şöhreti Madonna’yı daha fazla tanımak için onlarla ilgili her yazıyı okuyabilir ama Vanini’nin hayatını merak edip okumak isteyeceğini hiç sanmam.

KİLİSE İLE MANASTIR KAVGASI

Katolik Kilisesi (Roma) ile ona bağlı olan manastırlar daima birbirlerine
zor tahammül eden kuruluşlardır. Dolayısıyla Katolik Hıristiyanlık’ta alttan alta ve konunun dışındakilerce bilinmeyen bir Kilise–Manastır çatışması yaşanmaktadır. Katolik aleminde, Türkiye’deki okurlara anlatabilmek için bir ayrım yaparak söylersek, Papazlar ile Keşişler (Monks) arasında çatışma vardır, diyebiliriz.Kilise’de, yaptığımız bu kaba hatlı ayrıma göre iki tip din adamı vardır. Bunlardan çoğunlukla “Priset=Papaz” diye bilinenlere “SEKÜLER” denilir. Bunlar Kiliseler’de görevlidirler ve insanların gündelik işleriyle uğraşırlar. Ana hatlarıyla
söylersek bu papazların ilk hedefi dünyayı ellerinden geldiğince
“insancıllaştırmak” tır. Dolayısıyla gündelik siyasetle, sendika hareketleriyle, işçi–öğrenci eylemleriyle, bankacılıkla, teknolojiyle vd. ilgilenmek zorundadırlar. Çünkü bunları bilmeden Kiliseleri’ne gelen Katoliklere yardımcı olamazlar. Bu bakımdan, örneğin futbol maçına gidip amigoluk yapan papazlarla, diskoteklerde şarkı söyleyen rahibelere sıkça rastlanılır.Ama keşişler böyle değildirler. Onlar, kendilerini kapattıkları manastırlarından çıkmayı pek sevmezler. Gündelik basını bile çok ender izlerler. Dış dünyayla olabilecek en az şekilde ilgilenirler. Hatta bir çok manastır, kendi yiyeceğini, kendi giyeceğini kendisi üretir, dışardan almaz. Televizyon gibi, bilgisayar gibi “modern” teknolojiyle pek ilgilenmezler. İşte biraz genelleştirerek tanımladığımız bu din adamlarına da “Regulars” (Müdavimler, Daimiler) denilir. Bunlar günlerini yoğun ibadetle geçirirken, örneğin Miami’deki bir Katolik papaz aynı saatlerini bir beyzbol karşılaşmasında etrafına topladığı güzel kızlarla amigoluk yaparak geçiriyor olabilir.

KÖYLÜLERİ AYAKLANDIRAN KEŞİŞLER

Özellikle 11. ve 12. yüzyıllarda Papa seçimlerinde işte bu iki ayrı gurup
arasında çok yoğun mücadeleler geçmiştir. Roma Kilisesi’ne karşı en
ağır eleştirileri manastırlarda kalan keşişler başlatmışlardır. Onlara
göre her geçen gün zulmünü arttıran ve zenginleşmeye doymayan Kilise ve
onun Papaları Hıristiyanlığı yozlaştırıyorlardı. Avrupa’daki ilk
köylü ayaklanmalarını kışkırtanlar ve yönlendirenler keşişler olmuştu.
Köylüleri Kilise yıkmaya ve yakmaya çağıran keşişler Papa’nın
tartışılmaz otoritesini sarsmışlardı. 13. ve 14. yüzyıllarda ilk kez
feodal prenslere ve krallara sığınarak onları, artık diktatörleşmiş olan
Papalara karşı örgütlemişlerdi. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa keşişler
tarafından kışkırtılmış, Papalar ve onlara bağlı Prensler tarafından
soyulmuş köylülerin isyanlarıyla doluydu.18. yüzyıla gelindiğinde
Fransa’da patlayan ihtilal, Kilise/Manastır çekişmesini de Kilise
lehine sona erdirmişti. Fransa’da “Laiklik” işte ilk kez
resmen Kilise/Manastır çekişmesine son vermişti. Kilise, Fransız
Laisizmi’nin esasını teşkil eden din adamı düşmanlığı
(Anti–Klerikalizm) konusunda Manastırları ve daima asi davranmış
olan Keşişleri ihtilalcilerin önüne itmişti. Böylelikle binlerce keşiş
öldürülmüş ve manastırlara ait tüm malvarlıkları Devlet’e devir
edilmişti. Daha sonra Kilise bunların bir kısmını yine kendi malları
arasına katmakta gecikmemişti. Sonuçta özellikle Fransa’da ve diğer
Katolik ülkelerde manastırların etkileri zayıflamış ve yoksullaşarak bir
çoğu kapanmak zorunda kalmışlardı.

February 18

Ezoterizm Nedir??

Ezoterizm Nedir??
 
 
Ezoterik bilgiler denildiği zaman, herkese açıklanmayan ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış kişilere verilen bilgiler kastedilmektedir.
Ezoterik bilgilerin en önemli yönü yazılı olmaktan çok, bir yol gösterici(Mürşit) tarafından öğrenciye(Mürit) belli bir sistem dahilinde aktarılmasıdır. Bu yönteme inisiyasyon veya tekris denilmekte olup Türk-Şaman geleneklerinde de "El Vermek" deyimiyle yer almaktadır.
Ezoterizmin tersi olan sisteme ise Egzoterizm denilmek olup bunun Osmanlıca karşılığı "harici", Türkçe karşılığı "dışrak" dır. Egzoterik bilgiler herkesçe bilinebilen, sıradan başlangıç bilgileri olmaktadır. Ezoterik bilgilere ulaşabilmek için öğrenci eğitimine egzoterik bilgiler ile başlar.
Zaman içersinde gösterdiği çabalar ile yükselerek daha derin olan ezoterik bilgileri almaya hak kazanır. Ezoterik öğretinin verildiği hiçbir okul veya sistemde harici bilgileri eksik olan adaylara ezoterik bilgiler aktarılmaz. Bunun nedeni, insanın mükemmele ulaşabilmesi için iç ve dış aleminin tam bir bütünlük içinde olması gerekliliğidir.
Şimdi niçin ezoterizm sorusuna yanıt aramaya çalışalım. "Niçin" ve "nasıl" lar meraklı insan doğasının bir gereğidir. İnsanlar normal öğreti sistemi içinde aktarılan bilgiler ile bazı soruların yanıtlarını bulamadıkları zaman arayışa girmektedir. Bunun sonucu materyalist düşünce sisteminden sıyrılmakta, yanıtları kimi zaman "din" kimi zaman ise "panteist" düşünce sisteminde aramaktadır. Felsefi anlamda "Panteizm", islami kültür içinde "tasavvuf" adını alan ezoterik sistemin amacı; varoluşun, ancak sevgi ile algılanabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunmak ve tek hedefi insanın tekamül ederek "kamil insan" haline dönüşmesini sağlamaktır.
Ezoterik sistem, varoluşu ve tanrıyı tanımlamaya çalışan din ile aslında çelişmemekle birlikte, yıllarca dini bir sömürü ve hükmetme sistemi olarak kullanmaya çalışan tutucu, radikal kesimin hedefi olmuştur. Dini sistemlerde koşulsuz bir inanma duygusu vardır. İnsanın yaşamının sadece dünyadaki bedensel yaşayışıyla sınırlı olmayıp bir ruhun varlığı kabul edilir. Bu ruhun,
bedensel yaşayış sona erdiğinde ya başka bir bedende hayat bulacağı ya da ahiret denilen bir başka mekana giderek bir başka boyutta sonsuza dek yaşayacağı kabul edilir. Bu nedenle ikinci yaşamın saadet ve mutluluk içinde geçmesi için dünyadaki yaşamın acı ve ızdırapla geçirilecek bir imtihan dönemi olması gerektiği kabul edilmiştir. Meselenin bu şekilde ele alınması insanın hayatı boyunca ölümü düşünmesine, ahireti kazanmak ve hak etmek için dünya nimetlerini tepmesine sebebiyet verdiği gibi, insanlar arasında ayrılık tohumlarını da serpmiştir. Gerçekte tek Allaha inanan çeşitli dinlere mensup olanlar, mabedlerini, kitaplarını, bayramlarını, tatillerini, kıyafetlerini farklılaştırdıkları gibi mezarlarını hatta ahireti bile ayırmış, "senin cennetin – benim cennetim" demek suretiyle tek Allahın o tek cennetini(veya cehennemini) bile parsellemeye çalışmıştır.
Ezoterik düşünce sistemi ise, bunların üzerine çıkmayı, kutsal kitapları sözleriyle değil, özleriyle yorumlamayı, "iman" ın "akıl" a aykırı olamayacağını ve insanların akıllarıyla doğruluğunu kabul edemeyecekleri bir takım olay ve buyruklara inanmak zorunda bırakılamayacağını ifade eden bir akımı temsil eder. İşte bu nedenle dinin özünü değil, şeklini anlayabilenler tarafından sürekli red edilmiş, bu akıma taraftar olanlar dinden çıkmakla her zaman ve her yerde suçlanmıştır.
Eğer cennet varsa, oraya gitmek için camiye, kiliseye, sinagoga devam edip dua etmek yeterli değildir. Bütün dinlerin tek Allahın kulları, yani kardeş olduklarını kabul eden ve bütün kutsal kitaplarda geçen evrensel doğrularla yaşayan yani dürüst, müşfik, merhametli ve cömert olan bir kimse bunları yapmasa bile oraya gidecektir. İşte bu düşünceleri içinde barındıran ezoterik
düşünce, bugün dahi sürüp giden din kavgalarına yol açan düşüncelerin karşısındadır.
Ezoterik düşünce sisteminin nasıl ortaya çıktığını ve din ile aslında çelişmeyen fakat onu kötü amaçlarla kullanmak isteyenlerin neden karşı çıktığını açıkladıktan sonra bu sistemin içinde başka hangi özelliklerin bulunduğuna değinmek istiyorum.
Ezoterik düşüncenin temelinde tek tanrı düşüncesi vardır. Varolan herşey tanrıdan doğmuştur ve onunla özdeştir. Evren ve tanrı birdir.
Tanrı sadece yaradan değil, varolandır ve evrendir. Önsüz ve sonsuz olan tanrı makrokozmos’da da, mikrokozmos’da da bulunur.
Tanrısal ışığın bir parçası olan ruh, hiçbir zaman ölmez ve yegane amacı ayrıldığı ana kaynağa, yani tanrıya dönmektir. Bunun da tek yolu, evrensel bir yasa olan evrim, yani tekamüldür.
Aslolan ruh ve ruhun tekamülüdür. Madde onun kullanıp attığı, bir üst düzeye geçme aracı ve zaman içersindeki varoluşun ifadesidir.
Ruhun tekamülünü, yani çıktığı ana kaynağa dönmesini sağlayan evrensel yasa, yeniden doğuş yasasıdır. En alt düzeydeki varoluşun ifasesi olan cansız varlıklardan, en üst düzeydeki Kamil İnsana kadar ruhun ulaşmasını sağlayan yeniden doğuş zinciri ancak ruhun mükemmele ulaşması ve tanrıya dönmesi ile kırılabilir.
Tanrısal fışkırmanın bilinen en üst düzey ifadesi olan insan, iyi ve kötünün savaştığı alandır. Aslolan iyilik olduğu, evrenin tümü sevgi üzerine kurulu bulunduğu için, ancak iyi bir insanın ruhu, kamil insana dönüşebilir ve tanrı ile bütünleşebilir.
Tanrı, kendi bünyesindeki sonsuz varlıkların varoluş ve yaşayış deneyimleri ile kendi niteliklerinin bilincine daha çok varmakta ve daha yüksek bir bilince ulaşmaktadır. Tanrının bir yansıması olan insan, dolayısıyla tanrının bir ifadesidir. Bu nedenle, insan tanrıdır veya "ben tanrıyım" demek ne denli doğru ise, tanrı insandır demek de o denli yanlıştır.
Ezoterik öğretinin kullandığı dil "semboller dili" olagelmiş ve bu sembollerin, simgesel anlatımlarının imkanlarından yararlanılarak hemen her kavimde, her millette, binlerce sene korunarak, uygarlıktan uygarlığa aktarılması mümkün olmuştur.
İnsanlık tarihi günümüzden 6000 yıl öncesinde yazılmaya başlandı. M.Ö. 4000 yılına uzanan yazılı tarihimiz öncesinde ise insanlık tarihine ışık tutacak veriler arkeolojik çalışmalardan elde ettiğimiz sonuçlara dayandırılmakta. İş böyle olunca toprak altından çıkan en küçük bir parçanın bile insanlık tarihini etkileyebilecek öneme sahip olduğunu görüyoruz. Gelişen teknolojinin sunduğu imkanlar ile arkeolojiye destek verilmekte ve bilimsel gerçeklerin ışığında karanlık tarihimiz aydınlatılmaktadır. Özellikle son yıllarda yaşanan bu gelişmelerle çok uzun zamandan beri söylenen bazı sözlerin ve hikayelerin doğruluğu ispatlanmaya başlanmıştır.
İşin bir diğer tarafı ise belki de insanlığın gelişimi hakkında birbirimize sormamız gereken sorulardır. Mısır, Maya, Paskalya, Uygur, Tibet, Akdeniz, uygarlıkları arasındaki benzerlikler ve eserler bu kültürün tek bir kaynaktan çıkıp yayılmış olduğunu düşündürmektedir. Milyonlarca yıllık dünya tarihinde insanlığın dışında yaşayan ve yok olan türlerlerin varlıklarını biliyoruz. Bunların gelişimi yok oluşları hakkında pekçok teoriler üretilmekte ve senaryolar yazılmaktadır fakat insanlık için baktığımızda durum çok daha ilginçtir. İnsan adını verdiğimiz ilk varlık bundan 200.000 ile 500.000 yıl önce ortaya çıkan "Homo Erectus" yani iki ayağı üzerinde duran canlıdır. Daha sonra gelişen "Homo Sapiens" yani düşünen insan olarak adlandıralan canlının bundan 200.000 yıl öncesinde yaşadığı belirlenmiştir. Bundan 200.000 yıl önce yaşayan bu canlının da beyin büyüklüğü şu anda yaşayan insan türüyle aynıydı. Peki ne oldu da insanlık bütün buluşlarını son 6000 yıla sığdırdı? Tekerleği ve yazıyı keşfetmek için niçin 194.000 yıl bekledi? Özellikle son yüzyıla bakacak olursak neredeyse bütün önemli adımların bu süreçte yapıldığını ve gelişimin çok daha hızlı artarak ilerlediğini görüyoruz. O zaman insanoğlunun günümüzün uygarlığını yaratmak için beklediğini düşünmek bencillik olmuyor mu? Bu soruların yanıtlarını belki de günümüz uygarlığının temel taşlarının çok daha eskilerde atıldığı varsayımıyla açıklamak mümkün olacaktır. İnsanlığın karanlık ve yok olan bir tarihinde yaşayan uygarlıkların izlerini artık bulabiliyoruz.
Yok olan uygarlıkların izlerini bilimsel ve metafizik yöntemleri kullanarak açıklamak benim de kişisel görüşüm olmuştur. Kendi araştırmalarımı ve edindiğim bilgileri birleştirerek insanlık tarihini yorumlamak için çalışmaktayım. Bu nedenle burada açıklayacağım görüşler şimdiye kadar edindiğim bilgilerin bir sentezi niteliğinde olup, kabul görüp görmemesi de sizlerin akıl-mantık süzgeçinden geçirip onaylamanıza bağlıdır. "Kayıp Uygarlıklar" ın peşinden giderken gerçek ile miti ayırmak zordur. "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" özdeyişinde de belirtildiği gibi bazı mitlerde de gerçek payının olduğunu düşünebiliriz. Gerçeği araştırmak için bilimsel yol ile metafizik yolu birlikte kullanmak ise belki pekçok kimsenin itiraz edeceği bir durum olsada, bazı gerçeklere ulaşmada doğru sonuçlar vereceğini düşünüyorum. Mu Uygarlığı’ndan batlayacağımız uygarlık tarihini belki size yabancı gelsede bu düşüncelerin ışığında yorumlamak istiyorum.
Naacal Kardeşlik örgütü Mu Uygarlığı’nın en önemli noktasıydı ve belki de bugünkü pekçok bilginin kaynağını teşkil etmektedir. Peki Naacaller hakkında ilk bilgiler nerede ve ne şekilde ortaya çıktı? 1880’li yıllarda James Churchward adında bir İngiliz, Tibet’te bazı taş tabletlerin izlerine rastlar. Tibet’te uzun yıllar kalarak bu tabletler üzerinde yazan eski dili öğrenir ve ilk kez burada Naacaller hakkında bilgilere rastlar. Churchward bundan sonra hayatının 50 yılını harcayacağı bir araştırma serüvenin içinde bulur kendini. Batık kıta Mu hakkında yapılan tüm araştırmaları inceler, Gobi çölü, Avusturalya ve Mısır’da incelemeler yapar. 1921-23 yıllarında Meksika’da çalışan William Niven da benzer taş tabletler bulmuş fakat üzerindeki dili çözemediği için ilerleyememişti. Yaklaşık 12.000 yıllık olan bu tabletleri Meksika’ya gelen Churchward çözmeyi başarır ve eksik olan bilgilerini bütünleyerek Mu hakkında büyük yankılar uyandıran eserlerini yazmaya başlar. Churchward’ın yazmış olduğu 5 kitap daha sonra pekçok esere kaynaklık yapacak çok değerli bilgiler içermekteydi. Burada küçük bir parantez açarak, Churchward’ın eserleri hakkında yaptığım bir araştırmayı da daha sonra sizlerle paylaşacağımı belirtmek istiyorum. Çünkü bu araştırmamda Mustafa Kemal Atatürk’ün de konuyla olan ilgisini ve çalışmalarını sizlere anlatacağım.
Churchward’ın yaptığı araştırmalar bundan 70.000 yıl belki de daha eskiye dayanan ve bugünkü dünyasal konumu itibariyle Pasifik Okyanusu’nu kaplayan bir kıtadan bahsedilir. Bu ana kıtaya Mu adı verilmişti. Mu bir rahip kral tarafından yönetilmekte kendisine "Ra Mu" denilmekteydi. Mu’nun sembolü tek tanrıyı temsil eden Ra yani Güneş'ti. Ra adı Maya, İnka, Mısır ve Eski Hindistan’da kullanılmıştır. Bu bilgi bile uygarlıkların kökenindeki ortak alanı göstermektedir. Mu hakkında çok şey söylenebilir. Tabletlerden aldığımız bilgilere göre Mu Uygarlığı en az 3 kez tufan felaketi ile sarsılmış. Ana kıtanın batacağını anlayan bazı insanlar Orta Asya(Gobi Çölü civarı) ve Atlantik Okyanusu’nun bulunduğu yerlere göç etmiş ve buralarda Uygur ve Atlantis Uygarlıklarını oluşturmuştur. Bugün okyanuslarla kaplı bir alanda bulunan Mu ve Atlantis Uygarlıklarının çok ileri düzeyde teknolojiye sahip olduğu bilinmektedir. Modern bir Indiana Jones olan arkeolog David Hatcher’ın yapmış olduğu araştırmalar neticesinde kaleme aldığı 6 kitaplık "Kayıp Kentler" dizisinde bu uygarlıkların yaşadığına dair çok gerçekçi bilgileri bize aktarmaktadır.
http://www.borderlands.com/catalog/lostcity.htm
Okyanus altında yapılan yeni araştırmalar ve özellikle Bimini’deki bulgular söylenenleri doğrular niteliktedir. Merak edenler için aşağıdaki adreslere bakmalarını öneririm :
http://www.parascope.com/articles/0997/atlantis.htm
http://www.funandsun.com/1tocf/inf/bim/bim2.html
http://www.are-cayce.com/ancient.htm
http://www.hartlana.co.uk/bluebird1/dolphin.htm
Mu ve Atlantis uygarlıkları hakkında bize bilgi ileten bir diğer kaynak da Edgar Cayce adındaki kahindir. Cayce ‘okuma’ dediğimiz yöntemle pekçok kişinin geçmiş yaşamlarını araştırmıştır (Not : Hipnoz veya başka bir trans haliyle bir kişinin geçmiş yaşamlarını öğrenebilme yöntemi). Yapmış olduğu binlerce okuma sonucunda kitaplar yazılmış http://edgarcayce.com/
ve öldükten sonra adına bir vakıf kurulmuştur
http://www.are-cayce.com/
Cayce kitaplarında o dönemde yaşamış olan kişiler hakkında detaylı sorular sormuş ve yaşanan hayatı en ince ayrıntılarına kadar ortaya koymuştur. Bugün Cayce’nin yapmış olduğu okumaların gerçek olduğu ispatlayan deliller hızla artmaktadır. Metafizik açıklamalar bilimsel yöntemlerle desteklendiğinde, daha doğrusu bilimin gelişimiyle algılamış olduğumuz yeni dünyalar ve enerji alanları arttığında yanıtlar da kendiliğinden gelmektedir.
Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe'de "Batıniyye", Fransızca'da "Esotérisme" ve İngilizce'de "Esoterism" ya da "Esotericism" kartılığıdır. Bu sözcüğün Türkçe'de yeni kullanılan karşılığı "İçrekçilik"tir.
Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir. Ne var ki, Ezoterizmin bu özelliği çoğunlukla göz ardı edilir ve hemen her zaman Ezoterizmi, Gizemcilik (Mistisizm) ya da Gizlicilik (Okültizm) ile karıştırma yanlışına düşülür.
Ezoterizm sözcüğü, köken olarak Yunanca'daki esoterikos sıfatından türemittir. Ezoterik biçiminde yaygın olarak kullanılan bu sıfat, "içrek yani dışa kapalı ve kendi içine dönük ya da apaçık olmayan" anlamlarına gelir ve bir topluluk ya da bir örgütü, bir yöntem ya da sistemi, bir yazı ya da konuşmayı nitelendirmek için kullanılabilir. Ezoterik sıfatı, "genel ve herkesin olabilen" anlamına gelen "eksoterik" (dışrak, İngilizcede Exoteric, Fransızcada Exotérique) teriminin karşıtıdır. Örneğin dinler eksoterik, Gizemcilik ezoteriktir. Antikçağın gizemci düşünürü Pisagor, öğrencilerini esoterikos ve exoterikos diye ikiye ayırır, gizli öğretisini yalnızca birincilere aktarırmış.
Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel özelliği vardır:
Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon" yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;
Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde verilmesi;
Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.
Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden bağımsızdır ve temelde biçimsel bir itleyiti nitelendirmektedir.
Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.
Ezoterizmuygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki, yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, İnsanlığa maledilmesi gecikebilir.
Ezoterizmin kapalılık gerekçesi Hermesçiliğin şu sözleri ile daha iyi anlaşılabilir:
"Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek..."
Benzer bir yaklaşımı Şeyh Bedreddin'de de bulmak olanaklıdır:
"Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır..."
Ezoterizmin işlevi, bazılarınca bilinen bir takım gerçeklerin, bilemeyenlere aktarılmasından ibaret değildir. Ezoterizmin işlevleri arasında, topluluk üyeleri arasında uyumlu bir iletişim sağlamak olgusu da vardır. Bu iletişim sayesinde, bilgileri geliştirmek, derinleştirmek, yenilemek, genişletmek ve olgunlaştırmak için olumlu bir yapı sağlanır.
Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.
Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.
Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal" Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve evrensel gerçeklerin, bunların yasalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak, duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise, dinlerin akıl ve mantığa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel Ezoterizmde, usaaykırı dinsel dogmaların, usauygun bir yoruma kavuşturulma çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.
Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu, çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.
 
Ezoterik İnisiyasyon Nedir?
Ezoterik İnisiyasyon (Erginlenme, Tekris);"dışarıdaki", "yabancı", "harici", "bigâne" kişinin "içeri" alınması, "mahrem" kılınması, ezoterik topluluğun "üyesi" durumuna getirilmesi, ezoterik bilginin ışığına kavuşmasıdır.
Ezoterik İnisiyasyon; bireyde, varlığın bir alt aşamasından bir üst aşamasına geçişi ruhsal olarak gerçekleştirmeye yönelik süreçtir. Burada amaç, bir takım simgesel eylemler ve fiziksel edimler aracılığıyla, bireye yeni bir yaşama "doğmak" üzere "öldüğü" duygusunu aşılamaktır. Bu nedenle, kimi ezoterik örgütlerde inisiyasyona, İkinci Doğuş da denilmektedir.
İnisiyasyon yoluyla, kişi daha "yetkin" bir tinsel duruma girmekte, "üstün" bir evrene ulaşmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, inisiyasyon, en derin anlamıyla, bir çeşit "tanrılaştırma' dır. Temel işlevi, kişinin, dış yaşamındaki her türlü koşullu durumunun ötesine geçmesidir. Böylesi bir "tanrılaştırma" eylemi, evrenin özündeki "büyük varlığın" bireyde belirmesi olgusunu varsayar. Bu varsayım temelini Panteist düşüncede bulmaktadır.
Evren ile Tanrı'yı bir ve aynı şey sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adı Panteizm'dir. Kamutanrıcılık da denilen Panteizm'in temel ilkesine göre, evrende bulunan her şey tek bir Varlık'tan oluşmuştur. Gerçekte varolan bu tek Varlık'tır ve tüm nesne ve canlılar onun çeşitli görünümleridir. Eski gizemci ve ezoterik toplulukların çoğunda Panteist ilkeler benimsenmiştir. Felsefe olarak Stoacılık ve Neoplatonizm'de panteist anlayışlar vardır. Kabalacılık tümüyle panteisttir. Vahdet-i vücut anlayışı ile Tasavvuf 'ta da panteist olgu benimsenmittir.
Birey, inisiyasyon yoluyla, kendinde zaten varolan bir özü canlandırmaktadır. Bu bir "iç" gerçekleşmedir. Bu nedenle, ezoterik inisiyasyon uygulanan kişinin, belirli bir takım özellik ve eğilimlere baştan sahip olması gereklidir.
İnisiyasyon'nın Batı dillerindeki karşılığı olan "initiation" sözcüğü, Latincedeki "initium" sözcüğünden türemiştir. "Initié" ise aslında "yola koyulmuş, başlamış" demektir. Ezoterizm'de en önemli kavram "İnisiyasyon"dır.
Ezoterizm (Batıniyye, İçreklik), bilgilerin ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği çalışma ve öğreti sistemidir. Asıl gerçeklerin anlayabilecek yetenek ve bilgide olan kişilere aktarılabileceği görüşü ezoterik sistemin özüdür.
 
Sistemin üç önemli özelliği vardır:
1)Öğretiyi alacak olanların özenle seçilmelerinden sonra, inisiyasyon yöntemi ile topluluğa kabul edilerek, yine aynı yöntemle ilerlemeleri.
2)Öğretilerin bir dereceler silsilesi içinde verilmesinin yanısıra hiyerarşik yapı gözeten bir örgütlenmenin bulunması.
3)Öğretilerin kapsamında simge, allegori ve özdeyişlerin kullanılması.
Ezoterik yaklaşımın özü; bireyin kendi kendini aydınlatamaması olgusuna bağlıdır. Genelde, ezoterik öğreti uygulamasına karşın; bazen, Mistisizm (Tasavvuf, Gizemcilik) kavramı ile ezoterizm kavramı bu noktada ayrılırlar. Mistik kişi (mutasavvıf, gizemci) çoğu zaman elini eteğini dünyadan çekmiş bir "münzevi"dir, düzen ve denetim dışıdır, hatta disiplinsizdir. Gerçeğe bir anda "sezgi" yoluyla varabilir. Oysa, ezoterizm'de, kişi ancak "inisiyasyon"ya dayalı (initiatique) bir örgüt tarafından ışığa kavuşturulabilir. Ezoterik örgüt kişiye, öncelikle ruhsal bir etki aşılar, sonra bu etkinin üzerine bir "öğreti" kurmaya çalışır; bunu yaparken de belirli bir hiyerarşik yapıyı ve disiplini izler. Mistisizm'in bazen salt bireysel düzeyde kalabilmesine karşın, ezoterizm daima örgütsel bir yapıdadır.
Mistisizm (Tasavvuf, Gizemcilik), duygu ve sezgiye dayalı bir inanç yolu olarak, us ile deney alanı dışında, duygu ve sezgilerle gerçeğe ulaşma anlayışıdır. Tanrıbilimsel açıdan, kişinin kendi içine kapanarak, Tanrı'yı kendinde araması biçiminde de tanımlanır. Mistisizmin son aşaması, Tanrı'nın varlığında eriyerek, kişiliğin yokedilmesidir.
İnisiye olan kişi üzerinde oluşturulan ruhsal etki, esas olarak, İnisiyasyon töreninin "haricilere aktarılamaz" olan temel niteliğidir. Aristoteles, Eleusis Gizemleri'nden sözederken, "öğrenmek yerine hissetmek" diyordu. İnisiyasyon sırasında da, aktarılan bir öğreti yoktur, yaşanan yoğun duygular vardır. Ama, bu duygular, ilerde öğretinin serpileceği uygun toprağı yaratmaktadır.
Öyleyse "inisiyasyon"nın gizemi, "dile getirilemez, sözcüklerle anlatılamaz" bir gizemdir; ancak ritüeller aracılığı ile yaşanır, çilesi çekilir, hissedilir. Gerçekten, tüm ritüelleri en ufak ayrıntısına kadar hariciler tarafından bilinse bile, ezoterik örgütlerin gizemleri tam olarak çözülemez ve çözülemeyecektir. Zira bu gizemler ancak kişisel olarak yaşandığı zaman duyumsanabilir. Tüm ezoterik örgütlerde bulunan ve üstünkörü incelendiğinde anlamsız görünen ritüellerin, aslında, ister korkutucu, ister yadırgatıcı olsun, inisiye olan kişiler üzerinde bir tür psikanalitik tedavi etkisini andıran tinsel yankılanmaları vardır.
Bu durumda, inisiyasyon yoluyla, birey kendi kendini "gerçekleştirmekte", yetkinleşme sürecine ilk adımı atmakta, kendi özünde saklı olanları kuramsaldan eylemsele yöneltmektedir. Üstelik bu durum bir kez kazanılınca, bir daha yitirilmeyen bir niteliktir. İnisiyasyon olgusu artık sürekli bir "durum"dur. İnisiye olmak bir daha geri alınamaz bir özelliktir.
Sonuç olarak; ezoterik inisiyasyon:
A) Kişinin önceden belirlenen eğilimleri ve özellikleri üzerine yapılandırılan,
B) Belirli bir ruhsal etki yaratarak, kişinin bilinçaltına yönelen,
C) Bireyin kendisinin tamamlaması gereken bir "saklı özün gerçekleştirilmesi" çabasından oluşan üçlü bir süreçtir.
İnisiyasyon Törenlerinin Nitelik ve Amaçları
Ezoterik örgütlerde, İnisiyasyon Törenleri, bireyin benliğini etkilemeyi amaçlayan, ve hem fizik, hem de tinsel birer "sınav" niteliği taşıyan deneyimlerdir. Aslında, inisiyasyon, ezoterik örgüt üyelerinin, haricilere açmamak konusunda yemin ettikleri bir "gizem" dir.
Törenin, katılanların kişiliğine bağlı olmayan, kendiliğinden bir etkenliği vardır. Bu etkenlik törenin kendi özünden kaynaklanmakta olup, töreni yöneten ve düzenleyenlerin, ayrıca diğer katılıcıların kişiliğinden bağımsızdır. Töreni yöneten önemli değildir, önemli olan törenin işlevidir. Buradaki yaklaşım, dinsel yaklaşımla paraleldir; örneğin, namazın değerinin, imamın kişiliğinden bağımsız olması gibi.
Diğer taraftan, etkin sonuçlara ulaşabilmek için, törenin ritüeline, en ufak ayrıntısına kadar uyulması gerekmektedir. Ancak, yine de, eğilimleri açısından yatkın olmayan kişilere uygulanan inisiyasyon'nun etkisiz kalması olasıdır. Bu noktada, dinsel yaklaşımdan ayrılınır; örneğin, hristiyanlarda, vaftiz töreni, eğilimine bakılmaksızın herkese uygulanır.
Gizemci aradığı ışığa, bilgiye bir anda sezgiyle ulaşabilir. Buna karşılık, inisiye olmuş kişi, bilgiyi ancak, zamanla ve bir takım aşamalardan sırasıyla geçerek elde eder. Bu nedenle, inisiyasyon yolu, uzun, çileli, aktif katılım gerektiren bir yoldur. Bunun sonucu olarak, inisiyasyonu temel alan tüm ezoterik örgütlerde, hiyerarşik bir yapı oluşmuştur. İnisiyasyonun çeşitli aşamaları, üyelerin ulaştığı varsayılan çeşitli yetkinlik düzeyleri, bir takım "derece" lerle, "rütbe" lerle belirlenmiştir.
Hiyerarşinin gereği olarak, her ezoterik örgütlenmede, üyelerin seçilmesine, törelerin gözetilmesine, geleneklerin sürdürülmesine egemen olan, çoğunlukla oldukça karmaşık ve ayrıntılı bir organizasyon bulunur. Aynı şekilde, ritüellerin izlenmesinde de, yine hiyerarşik yapının gereği olarak, disipline sıkı sıkıya uyulur.
 
Ezoterik Dütüncenin Özü: İnisiyasyon
Ezoterizm (esotérisme) sözcüğü, eski Yunancada "içeri almak" anlamına gelen "eisotheo" sözcüğünden türetilmiştir. Bu terimin anlamı çok açıktır: içeri almak demek, bir kapı açmak, dışardaki insanlara içeri girme fırsatını vermek demektir. Simgesel olarak bu, saklı bir gerçeği, gizli bir anlamı açıklamaktır. Bütün bunlar, ezoterizm sözcüğünün, bir "kapalı" öğreti ifade ettiğini ortaya koyar. Dışarıdan ve kalabalıktan soyutlanmış bir topluluğa, belirli bilgilerin aktarılması söz konusudur.
Bu durumda, ezoterik düşünce temelinde, bu kapsama giren tüm örgütlerin ortak noktalarını yakalamak olasıdır.
A) İnisiyasyon kendi kendine bilgiye ulaşmak değildir. İnisiyasyonu oluşturan çeşitli "gizler" belirli bir öğretinin dogmatik açıklamaları olmaktan çok, inisiye olan kişide bir diriliş, bir yeniden doğuşla taçlanan bir ölüm duygusu yaratmaya yönelik törenler, ritüeller ve teknikler dizisinden olutmuttur.
Tüm uygulanan tören, ritüel, ayin, allegorik öykü ve efsanelerin simgesel özü, birbirine oldukça benzeyen bir ana tema etrafında şekillenir: tüm ezoterik örgütlerde, inisiyasyon süreci, "karanlıklar" (ölüm) içine yapılan bir girişle başlar. Bu aşama boyunca, inisiyasyonya aday kişi, kendisinde öldüğü duygusunu yaratmayı hedefleyen, bir takım korkutucu olaylar ve mekânlar içine sokulur, çeşitli "sınav" lara tutulur. Bu aşama, bir tür "cehenneme iniş" tir (Orpheus, Isis, Persephone, Tammuz gibi).
İniş ya da ölüm aşamasını izleyen aşama, genellikle tüm ezoterik inisiyasyon törenlerinde, belirli duygulanımlarla yüklü olmasına özen gösterilen, yine de bir takım simgesel sınavların uygulandığı, bir çıkış, yükseliş aşamasıdır. Bu noktada, genellikle, dar bir geçitten geçişle simgelenen, tipik bir doğum olgusu da yer alır. İnisiye olan kişinin gözleri daima bağlıdır, ve bu da, henüz karanlıktan kurtulamadığını vurgulamaktadır.
Son aşamayı, göz bağlarının çözümü ve ani bir ışıklandırmayla (Aydınlanma, Nurlanma) ile başlayan, çeşitli güzellikte sahnelerle süslü, neredeyse kendinden geçişi andıran, bir doruklanma oluşturur.
Alabildiğince çeşitlendirilmiş, ama hemen tüm ezoterik örgütlerde birbirini andıran, simgelerle canlandırılan ve inisiyasyon töreninin iskeletini oluşturan, bu "iniş-yükseliş" ya da "ölüm-doğum" temasının aktarmak istediği öz nedir?
İnisiyasyon süreci, bir yandan, "evrendoğum" (kozmogoni) sürecinin aşamalarını, Kaos' un Işık tarafından düzenlenmesini simgesel olarak canlandırmakta, temsil etmektedir; diğer yandan, kişinin, Adem'in İlk Günahıyla yitirilen ayrıcalıklara fiktif bir şekilde yeniden kavuşması, Eksiksiz Bilgi'ye ermek için gerekli mistik koşulların içine yeniden doğmasıdır.
Evrendoğum (Kozmogoni), evrenin oluşumu, yaradılışı ile ilgili ilksel ve inançsal tasarımlardır. Genel olarak evrenin yoktan, hiçlikten, kaostan varedildiği inancı, yani Yaradılış kavramı evrendoğumu ifade eder.
Adem'in İlk Günahı, Tevrat'ın Tekvin bölümündeki Cennet'ten elma çalma öyküsüdür. İnsan soyunun bu nedenle her zaman günahkar olarak yaşayacağı dogmasının temellendiği ve Aziz Paul ve Aziz Augustinus tarafından oluşturulan bu dogma, İsa'nın bu yüzden cisimleşerek, günahkar insan soyunu bağışlatmak için kendini feda ettiğini ileri sürer. Bu ilk günah insan soyunun mutsuzluğunun nedeni sayılır.
Özetle, inisiyasyon;
a)Bir arınma' dır. İnsan böylece, eksiksiz, yetkin bir varlık olabilmek için, dış yaşamdan getirdiği tutku ve yanlışlarından sıyrılır.
b)Bir nurlanma' dır. İnsan böylece, yitirilmiş bilgi'ye erme, "Yitik Kelâm"ı yeniden bulma umuduna kavuşur.
c)Bir bütünlenme' dir. İnsan böylece, Günah'tan önceki ayrıcalıklı durumuna yeniden doğar ve evrenin özündeki "Büyük Varlık" la birleşir.
Yitik Kelâm, Yitirilmit Bilgelik, insanodlu'nun yaradylış sırasında sahip bulunduğu, ama sonradan yitirdiği, sonsuz özgürlük ve mutluluk veren eksiksiz bilgiyi simgeler. Tanrı bu bilgiyi insanlara vermiş, ancak haketmediklerini görünce geri almıştır. Bu "bilgi"ye yeniden ulaşabilmek için, haketmek yani çileli bir çaba göstermek şarttır. Bu nedenle, gelişigüzel her insan bu bilgiye ulaşamaz, sadece seçkin kişiler, belirli sınav ve aşamalardan geçerek bilgiyi elde edebilirler.
B) Ta başlangıçtan beri, insanoğlu, nereden gelip nereye gittiğini, varoluşunun amacını, ölümden sonraki yazgısını öğrenmek arzusuyla yanmış; buna koşut olarak da, bütün çağlar boyunca, bir takım ezoterik örgütler, evreni yöneten yasaları kavramış olduklarını, temel soruları çözen "Dile Getirilmez Giz" e ulaştıklarını ileri sürmüşlerdir.
"Nereden Geliyoruz? Kimiz? Nereye Gidiyoruz?". İnsanoğlu, sınırsız kudrete ve Tanrıya ulaşmaya duyduğu susuzlukla, hep bu üç soruyu soragelmiştir kendine. Bu kesin ve eksiksiz bilgiye açlıktır. İster dini, ister felsefi, ister mistik ya da isterse Gizlici (Occult) olsun, tüm ezoterik örgütleri besleyen ana kaynak bu açlıktır.
Gizlicilik (Occultisme), evrenin gizli gerçeğine ancak doğaüstü ve büyüsel işlem ve yöntemlerle varılabileceği inancıdır. Teosofik inançlar ve Hermetik Bilimler (Astroloji, Simya, Teürji, Fal, Kehanet, Büyü ve Sihir gibi işlemler) bu kapsamdadır.
February 10

Babil´in Asma Bahçeleri

Babil´in Asma Bahçeleri bulundu

 

Kraliçe Amyitis´in tesellisi



"Söylenceler ve mitler Babil´in Asma Bahçeleri´nin yüzlerce metre yüksekliğinde olduğunu anlatıyorlar ama arkeolojik bulgular daha mütevazi sonuçları işaret ediyor; buna rağmen Asma Bahçeleri´nin yüksekliği yine de çok etkileyiciydi"

Lee Krystek

Kral Nebuchadnezzar II döneminde antik kent Babil´e gelen her gezgin gördüklerinden büyüleniyordu. MÖ 450´de Heredot, kentin büyüklüğünü özellikle vurguluyor ve; "Babil, bilinen dünyanın en parlak ve ihtişamlı kenti olmalıdır" diyordu. Heredot´a göre, kentin dış duvarların uzunluğu 10 km´den fazlaydı, eni yaklaşık 2.5 m., yüksekliği ise on metreye ulaşıyordu. Tarihçiye göre, duvarların eni dört atlı bir arabanın dönebilmesi için yeterliydi, iç duvarlar daha inceydi ama dıştakilerden daha dayanıklıydı. Duvarların arasında ve içlerinde kuleler, mabetler ve som altından yapılmış dev heykeller vardı. Kentin tam ortasında göğe ulaştığına inanılan Tanrı Marduk´a adanmış ünlü Babil Kulesi vardı. Bunlara karşın arkeolojik çevreler, Heredot´un anlattıklarını abartılı buluyorlar ve tartışıyorlar, örneğin dış duvarların iki km. uzunlukta ve en fazla iki metre yükseklikte olabileceğini belirtiyorlar. Heredot´un da her insan gibi görkemli ve çağına göre alışılmadık bir kent karşısında duygularına kapıldığını da ekliyorlar. Fakat ne olursa olsun, hatta Herodot hiç sözünü etmemiş olsa dahi yine de Babil ihtişamlı ve parlak bir kentti ve Babil´in Asma Bahçeleri, Dünyanın Yedi Harikası´ndan birisiydi.

Siyasi bir evlilik ve vatan hasreti

Araştırmalara göre, Bahçeler, Kral Nebuchadnezzar´ın 43 yıl süren saltanatı sırasında yapıldı ve yapımın MÖ 605´lerde yapıldığı sanılıyor. Karşıt tez, Bahçeler´in yapımına MÖ 810´larda beş yıl hükümdar olan Asur Kraliçesi Semiramis tarafından başlandığıdır. Ama bu dönem uzmanlara göre uygun değildir çünkü kentin gücü ve etkisi Kral Nebuchadnezzar döneminde zirveye ulaşmış, hayret verici tapınaklar, caddeler, saraylar ve duvarlar inşa edilmiştir. Nebuchadnezzar, Bahçeler´i hasta olan karısı Amyitis için yaptırmıştı. Kral Medes´in kızı olan Amyitis, iki ulusun birleşmesi ve dost olması için Nebuchadnezzar´la evlenmişti. Kraliçe´nin geldiği ülke yemyeşil ovalar ve dağlarla kaplıydı ama gelin geldiği Mezopotamya´nın dümdüz, kuru ve güneşte pişmiş topraklarıyla karşılaşınca mutsuz olmuş ve vatanını özlemişti. Bunun üzerine Kral, Kraliçesi´nin anavatanına benzer bir yer yapmaya karar vererek, yapay bir dağ ve üzerinde kat kat bahçeler inşa edilmesini istedi. Kraliçe´nin nereli olduğunu bilmiyoruz ama zengin bir doğa örtüsü olan ve dağlık bir yerden gelmiş olduğunu biliyoruz. Belki Yukarı Mısır´dan, belki de Güney Anadolu´dan... Asma Bahçeleri elbette ki, asılı değildi yani ipler veya askılarla bir yere asılmamıştı ama büyük olasılıkla öyle bir zan uyandırıyordu. Sözcüğün aslı Eski Yunanca´da "kremastos" veya Latince´de "pensilis" dir, anlamı "asılı" değil, "üzerine konmuş" şeklindedir yani teraslar veya balkonlar kasdedilmiştir.

Sulama sistemi ve köle gücü

Yunanlı coğrafyacı Strabo, Bahçeler´den MÖ 1. Yüzyıl´da söz eder ve; "Kemerler üzerine kurulu teraslar birbirlerinin üzerindeydi ve küp şeklindeki sütünlarla destekleniyordu. Boşluklara toprak doldurulmuş, ağaçlar ve dev bitkiler dikilmişti. Teraslar, sütünlar ve kemerler pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı." der ve şöyle devam eder; "Ama en önemlisi ve efsanenin kaynağı merdivenlerdi, iki yanlarında su taşıyan aygıtlar bulunuyordu. Bu aygıtları sürekli çalıştıran insanlar, Fırat´tan iletilen suyu, Bahçeler´in içine akıtıyorlardı." Strabo için dönemi gereği Bahçeler´in en ilginç yanı buydu. Babil çok az yağmur alan bir yerdi ve Bahçeler´in sulanması için Fırat´ın suyunun kullanılması gerekliydi. Suyun yükseğe taşınması, teraslara akıtılması ve her kattaki bitkilerin sulanması için büyük olasılıkla "zincir tulumba" sistemi kullanılıyordu. Bu tür bir sistemde, birisi ötekinin üzerinde olan iki büyük tekerlek bulunur, ikisi birbirine bir zincirle bağlıdır. Zincirin üzerine belli aralıklarla kovalar asılıdır, alttaki tekerleğin dibinde, su kaynağının oluşturduğu bir havuz bulunur. Tekerlek dönmeye başlayınca, kovalar havuza dalarlar ve suyla dolarlar sonra zincir su dolu kovaları üstteki tekerleğe iletir, orada kovalar ters dönerek içlerindeki suyu yukardaki havuza boşaltırlar. Ve boşalan kovalar tekrar geriye dönerek, yeniden suyla dolarlar ve bu böyle devam eder. Üstteki havuzda biriken su, kanallara açılan kapılar aracılığı ile küçük dereler halinde bahçelere yayılmaktaydı. Tulumbanın tekerlekleri, bir eksen veya şaft ile sabitlenmişti, şaftın döndürülmesi köleler sayesinde sağlanıyordu yani sonuçta kullanılan güç, insan gücüydü.

Petrolün ilk kullanımı böyle mi oldu?

Bahçe´nin yapımı sadece suyun yukarı taşınmasını amaçlamamıştı, seyrek de olsa yağmur sularının kanallardan akıtılarak depolanması ve kaynak olarak kullanılması da sağlanmıştı. Mezopotamya ovasında. taş bulmak ve taşımak çok güç bir işti, bu nedenle Babil´deki tüm mimaride tuğla kullanılıyordu. Tuğlalar, kil ve saman karıştırılarak yapılıyor sonra güneşte pişiriliyordu. Tuğlaların aralarında harç niyetine inceltilmeş katran veya zift konuyordu, bu da bize petrol akıntılarının o dönemde de Mezopotamya´da bulunduğunu gösteriyor. Aslında tuğlalar dayanıklı değildi çünkü suyla ıslanınca dağılıyorlardı ama Babil yapıları için bu pek sorun değildi zira yağmur suyu ile çok az karşılaşıyorlardı. Buna karşın Bahçeler sürekli olarak korunuyordu, su kanalları ve havuzlar tuğla yerine kimbilir nerelerden binbir zahmetle getirilen iri taş bloklarından yapılmıştı ve kalın zift tabakalarıyla korunuyordu. Bir diğer Yunanlı tarihçi olan Diodorus Siculus, katların dev taş plakalardan yapıldığını yazar ama bu yöntem Babil´de bilinen bir yöntem değildi. Döşenen plakaların araları sazlar ve katranla doldurulmuş ve seramikle kaplanmıştı. Diodorus, bazı önemli yerlerde döşeme olarak ince bir kat kurşun kaplama kullanıldığını ve bu şekilde sürekli nem nedeniyle oluşacak çürümenin engellendiğini de belirtiyordu. Bütün bu döşemelerin üzerine kat kat toprak yığılmış veya doldurulmuştu, yeterince kalınlığa ulaşıldıktan sonra dev ağaçlar dikilmişti. Toprak yumuşatıldıktan sonra ağaçların aralarına ve çevrelerine her tür bitki ekilmişti. Bitkilerin türleri ve olağanüstü güzellikleri büyüleyiciydi.

Bir arkeoloğun inadı

Bahçeler´in büyüklüğü ne kadardı? Diodorus, 12 m. uzunluk, 12 m. genişlik ve 2.5 m. yükseklikten söz ediyor. Birçok kaynağa göre bu ölçüler kentin duvarlarına eşittir, oysa Heredot kent duvarlarının yüksekliğinin on metreden yüksek olduğunu yazmıştır ve bu imkansızdır. Ne olursa olsun, Bahçeler´in görünümü çok güzel ve görkemli olmalıydı; yemyeşil yaprakların fışkırdığı dev bir yapay dağ, ovanın ortasında yükseliyordu. Ve sonuçta en önemli soruya geliyoruz; Bahçeler gerçekten var mıydılar? İşte en eski kaynak olarak Heredot bunu belirtmiyor yani onun Bahçeler´i gördüğünü anlamıyoruz. 1899´da Alman arkeolog Robert Koldeway benzer bir soruyla yola çıktı. Yüzyıllar öncesinde, Babil 1899´daki gibi balçığa gömülü harabelerle dolu bir tepecik değildi. Buna karşın birçok antik kentin aksine yeri kesin biliniyordu ama ortada gözle görülür hiçbir yapı yoktu. Koldewey, Babil´i kazmaya başladı, kazılar 14 yıl sürdü, dış ve iç duvarları, Babil Kulesi´nin temellerini, Nebuchadnezzar´ın sarayını, kentin merkezine giden düzenli yolları ve caddeleri buldu. Koldewey güney bölgesini kazarken, 14 büyük odanın temelleriyle karşılaştı, taş tavan kemerleri hala duruyordu. Antik kayıtlarda kentin sadece iki yerinde, kuzey bölgesindeki duvarda ve Asma Bahçeler´inde taş kullanıldığı yazıyordu. Kuzey duvarı bulunmuştu ve gerçekten taştandı, öyleyse Koldewey Bahçeler´in mahzenini veya bodrumunu bulmuştu. Kazılara devam etti ve Diodorus´un yazdığı birçok şeyle karşılaştı, sonuçta daha altta üç büyük garip delik ortaya çıktı. Koldewey uzun uzun düşündükten sonra deliklerin tulumba zincirinin geçmesi ve su kovalarının yukarıya iletilmesi için yapıldıkları sonucuna vardı. Tesis, Koldewey´e buluntularına göre 3 veya 4.5 m. kadardı ama bu ölçü tarihçilerin tanımlamalarından çok küçüktü, buna rağmen buluşun etkileri bugün dahi sürüyor. Ama kazılar sürdürülemiyor çünkü artık Mezopotamya Irak adlı çok farklı devletin elinde bulunuyor.

Amyitis´e ne oldu?

Bugün geçmişe romantik bir bakış açısıyla baktığımızda, Kraliçe Amyitis´in bu fantastik armağanla mutlu olup olmadığını merak ediyoruz ama belki de mahzun Kraliçe Babil´in muhteşem Asma Bahçeleri´ne rağmen yine anavatanın yeşil renkli dağlarının özlemini çekerek, yemekten içmekten kesilmiş ve kaderine küserek yaşama veda etmişti. Gerçeği şimdilik bilmiyoruz, belki bir yerlerde yazılıdır ve bulunmayı bekliyordur. Ama biliyoruz ki, çok güçlü bir Kral dahi, mutsuzluk ve özlemle başa çıkamıyor. Kısacası madde, her zaman ruhun açlığını gideremiyor; hele bir de ruh maddeye açlık duymuyorsa...
February 07

Orion gizemi ve piramitler

Orion gizemi ve piramitler
Ejiptologlar ve arkeologlar, yillardan beri piramitlerin yalnizca ve yalnizca firavun mezari oldugunu iddia ediyorlar. Oysa, I.Ö 2500 dolayinda, henüz tekerlegi bile bulmadigi varsayilan bir ülkenin, bütün kaynaklarini kullanarak bu devasa yapilari yalnizca firavunlarina gösterisli mezar olsun diye yaptiklarina inanmak zor. Hele Giza'daki üç büyük piramitten söz edince, isler iyice "garip" hale geliyor.
1994 yilinda Robert Bauval adli Belçika asilli, çocuklugu Misir'da geçmis bir mühendisin "Orion Mystery" adli sansasyonel kitabi yayimlanana dek, dünyanin bu en gizemli üç anitinin niteligine iliskin ciddiye almaya deger bir teori atilmamisti ortaya. Erich Von Daniken'in spekülatif ve fazla hayalci "uzayli atalar" iddiasi, ancak beylik UFO masallarina malzeme olusturabilecek dayanaklara sahipti. Ejiptoloji ve ortodoks arkeolojinin "piramitler firavun mezaridir" varsayimlari, Misir'da sonraki dönemde insa edilen (ve asla Giza'daki 3 piramidin kalitesine erisemeyen) yapilarda "mezar" düsüncesini destekleyecek bulgulara ulasildigindan ötürü epey saglam görünüyordu. Aslinda ne Khufu'nun, ne Khafre'nin ne de Menkaure'nin piramitlerinde mezar, mumya ya da cesete rastlanmisti ama bu, yaygin inanci degistirmiyordu.
1979 yilinda Kahire'ye yaptigi bir gezi sirasinda Robert Bauval, üç büyük piramitin hizalanisinda bir gariplik farketti. Ilk iki piramit kösegenlerinden birbirinin tam hizasina yerlestirildigi halde, daha küçük olan Menkaure'nin piramidi, hafifçe sola kaymis gibiydi. Bu muhtesem yapilari yaratabilecek ve ölçülerde asla sasmayacak bir mimariye sahip olan Misirlilarin, üç piramidi ayni çizgi üzerine yerlestirmeyi basaramamis oldugunu düsünmek hiç akla yakin gelmiyordu dogrusu. Bauval, Misir kültürüne, özellikle de dinine merakli biriydi. Bütün antik uygarliklarda oldugu gibi eski Misir'da da tapinaklarin belli yildizlara göre hizalandigini, oriyentasyonlarinin "gündönümü" ya da "ekinoks"lara yöneltilmis oldugunu iyi bilirdi. Misir'da en belirgin ve baskin kült, Osiris kültüydü ve bu tanri, Orion takimyildiziyla simgelenirdi. Bauval bir gün gökyüzünü izlerken, Orion'un merkezindeki en önemli üç yildizin, Alnilam, Alnitak ve Mintaka'nin, ayni Giza piramitlerinde oldugu gibi bir hiza sapmasina sahip oldugunu farketti: Ilk iki büyük yildiz, Alnilam ve Alnitak dogru hizadaydi ama üçüncü ve en küçük yildiz olan Mintaka, hafifçe sola kaymisti digerlerine göre.
Bu bulgu, astronomi destekli yapilan gözlemlerle Giza piramitlerinin Orion Kusagi olarak bilinen üç yildizin yeryüzündeki kopyasi olarak insa edildigini ortaya koyuyordu ve Misir yildiz dinini bilenler için hiç de sasirtici degildi. Misirlilar, yeryüzünü ve yasadiklari topraklari, gökyüzünün, yani ölümsüzlüge eristiklerinde ulasacaklari yerin bir kopyasi olarak düsünürlerdi ve piramit metinlerinden dini yazitlara dek her yerde bu vurgulanirdi. Nil, Samanyolu'na denk geliyordu Misir yildiz kültünde. Samanyolu'nun çevresindeki özel bir gökyüzü alani, eski Misirlilarin "Duat" diye adlandirdiklari "tanrilarin mekani"ydi; bunun yeryüzündeki kopyasi da Nil'in batisina denk getirilmisti! Bauval'in bulgusunda sasirtici olan sey çok daha baskaydi. Bu üç piramit I.Ö 2600 dolaylarinda yapilmisti ama, Orion yildizinin o tarihteki gökyüzü konumu, Giza'daki piramitlerin konumundan 45 derecelik bir sapma gösteriyordu.
Bauval, bir bilgisayar programi (SkyGlobe 3.2) yardimiyla, Orion ile piramitlerin bire bir ayni dogrultuya yerlestigi tarihi aradi ve karsisina I.Ö 10.500 tarihi çikti! Isin ilginç yani, bu tarih Orion takimyildizinin presesyon (terimler için lütfen sözlüge bakiniz) döngüsünün en alt noktasina rastliyordu.
Eski Misir kültünde, "ilk baslangiç" olarak anilan bir dönem oldugunu biliyordu Bauval: "Zep Tepi" olarak adlandirilan bu dönem, Misirlilarin ülkelerinin tarihini anlatirken, "Misir'i tanrilarin yönettigi mutlu dönem" diye söz ettikleri bir dilime de denk geliyordu. Binlerce yil önceyi anlatiyordu bu sözcük. Acaba Misirlilar piramitleri insa ederken, çok eski bir dönemi anmak üzere, Orion'un I.Ö 10.500'deki yerlesimini mi seçmislerdi master plan olarak? Bundan 4500 yil önce, presesyon hesaplari bile yapacak biçimde astronomi bilgisine nasil sahip olmuslardi? Yoksa bundan 12000 yil önce varolan bir uygarligin geride biraktigi izleri mi görüyorduk Misir'da? Robert Bauval, 1994'te yayimlanan "Orion Mystery" adli kitabinda bu sorulari sordu ve büyük sansasyon yaratti. Yanitlarsa, hala arastirilmayi bekliyor
.

Kara bilim haarp ve tesla

Kara bilim Haarp ve tesla
ikinci Dünya Savasi'ndan sonra, bugünlere kadar gelen süre içerisinde, çesitli çevrelerde en çok tartisilan konulardan biri "kara bilim" oldu. "Kara bilim" basta ABD olmak üzere büyük devletlerin, dünyayi kendi hegemonyalari altinda tutabilmek için yaptiklari bilimsel-teknik arastirmalara ve üzerinde çalistiklari çesitli projelerin toplamina verilen ad. Bu projeler büyük ölçekli ve büyük bütçelerle yürütülen, gizli veya yan gizli projelerdir. Saldin/savunma silahlari üretimi, gözetim sistemleri ve düsünce kontrolü üzerine yapilan çalismalar, dogayi manipüle etme amaçli arastirmalar, bu projelerin içerigini olusturur.

Söz konusu projeler gizli oldugu için, ortalikta pek çok rivayet dolasmaktadir ve elimizde bu projeler hakkinda çok da fazla bilgi yoktur. Buna karsin, bu projeler içinde çalisan bazi insanlarini çalismalarini desifre etmesi, insanlik disi bir bilimi kabul etmeyen arastirmacilarin ve bilim insanlarinin çabalari, devletler arasindaki çelismeler ve nihayet bu projelerin bazilarinin gizli kalamayip ister istemez su yüzüne çikmasi sonucu, söz konusu projeler hakkinda az da olsa bilgi sahibiyiz.

Bu projelerin ilki, 2. Dünya Savasi sirasinda gerçeklestirilen Manhattan Projesi'ydi. 1941 yilinda çalismalarina baslanan Manhattan Projesi'nin konusu atom bombasinin üretimiydi. Bu projenin gerçekligi Hirosima ve Nagazaki'de aci bir biçimde kanitlandi.

Gerçek oldugu en son kanitlanan girisim ise ECHELON Projesi oldu. 2. Dünya Savasi'ndan sonra ABD önderliginde, ingiltere, Yeni Zelanda, Avustralya ve Kanada arasinda yapilan Ukusa Antlasmasi'nin uygulamalarinin 1980'lere yansimasi olan ECHELON sistemiyle; tüm e-postalar, "chat" tipin-de iletisim biçimleri, faks, teleks, tele-fon haberlesmeleri gözlenebiliyor. ABD ve digerleri yillardir bunun bir komplo teorisi oldugunu, ECHELON Projesi diye bir proje olmadigini iddia ediyorlardi. Geçtigimiz Şubat ayinda yasanan gelismeler ise ECHELON'un gerçekligini ortaya koydu. Basinda ve internette çikan haberlere göre, ABD'nin yukarida adi sayili diger devletler ile birlikte casusluk yapmasi ortaligi karistirdi. Fransa, ABD ve ingiltere'ye karsi hukuki islemlere basvurmaya hazirlaniyor. Alman ve italyan parlamentolari ise konu hakkinda arastirma baslatti. Avrupa Parlamentosu, Bilimsel ve Teknolojik Seçenek Degerlendirme Dairesi (STAO), konu ile ilgili özel bir rapor hazirladi. Avrupa Parlamentosu'nun konuyla ilgili raporu 22 Şubat'ta Özgürlükler Komitesi'nde ele alinacakti. Şimdiye kadar varligi kabul edilmeyen ECHELON'un adi, Amerikan Savunma Bakanligi'nin (Pentagon) Şubat ayinda internete verdigi, gizlilik derecesi olmayan belgelerden bazilarinda da geçiyor.

iste HAARP (High-Fre-quency Active Auroral Re-search Program) Projesi'nin de bu tip bir kara proje olduguna dair ciddi iddialar ve çalismalar var.

Nikola Tesla

Nikola Tesla 9 Temmuz 1856'da, Sirbistan'da dogdu. 1884'de ABD'ye göç etti. Tesla, tarih kitaplarindan adi silinmis önemli bir arastirmaci ve mucittir. Tesla 1800'lerin sonlarinda, bugün tüm dünyada kullanilan "alternatif akim" (AC) sistemini buldu ve patentini aldi. Tesla'nin buluslari arasinda "rotatif manyetik alan", dinamo, AC endüksiyon motoru, vs. vardir. Tesla ABD'ye gidisinden bir yil sonra, 1885'de alternatif akim dinamo, transformör ve motor sisteminin patent haklarim, adi bugün Tesla'ninkinden çok daha popüler olan George Westinghouse'a satti. Tesla 1891'de ünlü bulusu olan "Tesla Bobini"ni (Tesla Coil) icat etti. Bu bulus, radyo teknolojisinde genis olarak kullanilabilecek bir endüksiyon bobiniydi.

1900'ün baslarinda Tesla, en büyük bulusu olarak gördügü "karasal sabit dalgalar"! (terrestrial stationery waves) kesfetti. Bu bulusu ile yeryüzünün belirli frekanslardaki elektrik titresimlerine duyarli oldugunu ve bir iletken/iletici (conductor) olarak kullanilabilecegini kanitladi. Tesla'nin bir diger önemli projesi ise kablosuz elektrik transferiydi. 200 ampulü arada kablo olmadan, 25 mil uzakliktan yakabildigi rivayet edilir. Tesla'nin en büyük amaçlarindan biri ionosferden bedava elektrik üretmekti. Kablosuz ve bedava elektrik projeleri gibi çalismalari olan Tesla'nin, finansörü J. P. Morgan'a Long Island'da yapimina baslanan ancak tamamlanamayan, deneyler için kullanilacak laboratuar kulenin islevinin, mesaj gibi elektrik iletmek oldugunu itiraf etmesi, onun inisinin de baslangici oldu. Tekeller oylarin ona karsi kullandilar. Tesla, sistemin görmek istediklerinden daha fazlasini yapmisti.

Konvansiyonel olmayan enerji teknolojileri alaninda Tesla çok önemli bir isim olmasina karsin, tarih kitaplarinda ona, sanki önemsiz tarihsel bir figürmüs gibi davranildi. Tesla-Edison karsilastirmasi bu açidan ilginçtir. DC (dogru-sal akim-direct current) sisteminin mu-cidi Edison'u herkes tanir. Ancak onun DC sisteminden çok daha kullanisli olan ve bugün kullanilan AC sisteminin mucidi Tesla küçük bir çevre disinda taninmaz. Edison'un DC sistemi, merkez-den bir mil uzakliktaki ampulü yakamiyordu. Tesla'nin AC sisteminde ise elektrik, yüksek voltajlarda yüzlerce mil yolculuk yapabilir.

20. yüzyila girmeden hemen önce Tesla yeni tip elektrik dalgasini kesfetmis ve kullanmisti. Görünüse göre kesfi o kadar esasliydi ki, Tesla'nin arkasindaki finansal destegin geri çekilmesinden, kasitli olarak izole edilmesinden ve adinin kitaplardan silinmesinden sorumluydu.

Tesla 1. Dünya Savasi'ndan itibaren izole bir yasam sürdü. Ara sira yeni, bedava enerji kaynagi kesfini, bütün düsman ordulari ve yüzlerce mil öteden bütün uçaklari yok edebilecek "ates topu" silahlari teorisini, akil almaz bir savunma hazirlayabilecek bir silah düsüncesini ve kablosuz, kayipsiz enerji transferinin mükemmelligini açiklamak için yüzeye çikti. Tesla 7 Ocak 1943'de yokluk içinde ölürken arkasinda pek çok radikal icat ve fikir birakmisti. Öyle ki,

kendisine "Elektrigin Tanrisi" dendi. : Pek çok arastirmaciya göre HAARP 1 Projesi, ilk kez Nikola Tesla tarafindan ileri sürülen konseptleri kendine temel aldi. Pentagon, HAARP Projesi ile "Tesla teknolojisini" yeniden yaratip, bu teknolojiyi tehlikeli amaçlar için kullanmayi hedefliyor.

HAARP: Sadece bir akademik arastirma mi?

High-frequency Active Auroral Re-search Program (HAARP) dünyanin en büyük ve en güçlü radyo transmiterlerinden (iletici) birini imal etme projesidir. Proje, Amerikan Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafindan ortaklasa finanse ediliyor. 30 milyon dolarlik programin yürütme görevi ise Alaska Üniversitesi'nin. Proje, Alaska/Gakona'nin 11 mil dogusunda hâlâ insa halindedir. 1993 yilinda uygulamaya konan programin 2002 veya 2003 yilinda tamamlanmasi bekleniyor.

HAARP dev antenlerden sinyaller gönderecek yüksek frekans transmiterlerinden ve bunun disinda 19 enstrümandan ibaret. Geçen yillarda 48 anteni insa edilmis olan ve 5 arc'lik bir alana yayilan HAARP, program tamamlandiginda her biri 2 tane 10 kilowatthk radyo transmiterli 180 antene sahip olacak ve 33 acr'lik bir alana yayilacak. Enerji için dizel jeneratörler kullanilacak ve 3.6 megawatthk radyo sinyalini ionos-fere gönderme kapasitesine sahip olacak. Kisaca HAARP, inanilmaz güç düzeylerinde ELF (extremely low frequ-ency-son derece düsük frekans) ve VHF (very high frequency-çok yüksek fre-kans) transferine yetenekli, dünyanin en büyük radyo frekansi (RF) transmitteri olacak.

HAARP'm siradan bir radyo istasyonundan farki daha güçlü olmasi ve antenlerinin yönlendirilebilir ve belirli bir noktaya odaklanabilir olmasi. Bunun anlami 3.6 megawattlik radyo sinyali sadece gelisigüzel bir sekilde disari yayilmayacak, bunun ötesinde, bu radyo sinyalleri bir isinin içinde yükselebilecek. Bu isinin parlakligi radyo mühendislerinin "effective radiated power" (ERP-etkili isinsallastirilmis enerji) olarak adlandirdiklari sey. HAARP'in tamamlanmis hali 4.7 gigawatt civannda ERP'ye sahip olacak.

Desinatörieri HAARP'in enerji üretmeyecegini, sadece kendine yüklenen enerjiyi istenen belirli noktalara transfer edecegini belirtiyorlar.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için Daily News gazetesinden Doug O'Har-ra'nin verdigi bir örnegi aktaralim. iki elektrik ampulü düsünün. Bu ampullerin bir tanesi 100 watt digeri 1000 watt. Onlari bir alanin ortasina yerlestirin. 1000 wattlik ampul 100 wattlik ampul-den 10 kez daha parlaktir. 10 kat fazla enerji yayar. Şimdi, 100 wattlik ampulü isigin isinini 10 kez parlaklastiran bir reflektör (yansitici) ile birlikte bir elektrik fenerinin içine yerlestirin. Elektrik feneri 1000 wattlik bir ERP'ye sahip olacaktir. Eger bu size çevrilirse, 100 wattlik elektrik feneri 1000 wattlik ampul gibi parlak görünecektir. Hâlâ sadece 100 watt gönderiyor fakat sinirli bir yerden 1000 wattlik ampul kadar parlak görünüyor olacaktir.

Mühendisler HAARP'in antenlerinin radyo enerjisinin üzerinde elektrik feneri reflektörü gibi hareket edecegini söylüyorlar. Tonosferin bir bölümü üzerinde, 4.7 giga-watt ERP'ye sahip bir isin içinde, 3.6 megawatt odaklayacaktir.

Eger HAARP'in bütün antenleri en yüksek frekansina, 10 Mhz civarina, getirilirse ve ionosferin en alçak bölümüne, 50-55 mil civarina, hedeflenirse, radyo isini tarafindan vumlan alan 30 mil kare civarinda olacak. HAARP mühendislerine göre bu, HA" ARP'in çalisabilecegi en dar ve en çok odaklanmis alan. Diger yerlesimlerde ve irtifalarda isin, enerjisini daha genis bir alan üzerinde yayabilecek.

Aslinda HAARP gizli bir proje degil. Amerikan Savun-ma Bakanligi da HAARP'm varligini diger projelerde oldugu gibi inkar etmiyor. Internette HAARP'in kendi web sitesi bile var. Giz ve ihtilaf, amaçlar ve sonuçlar söz konusu oldugunda basliyor.

Bu ihtilafli projenin yöneticisi olan John Heckscher'e göre HAARP'in amaci gayet masumane: HAARP, iyonosferi dev bir anten olarak kullanabilmek amaciyla, bir ionosfer yamasini isitmak için arastirmacilarin kullanabilecegi bir alet. HAARP tamamlanip harekete geçirildigi zaman, dev antenler, ayni zamanda yüksek frekansli radyo dalgalarmi dar bir isinin içinden ilete-cekler. Bu radyo dalgalan ionosfere gönderilecek.

Bu yüksek frekans radyasyon isini ile, arastirmacilar elektrojetin (aurorasal perde boyunca bir milyon amperlik dogal akimlar) küçük bir parçasini degistirebilecekler. Elektrojetin gücünün degistirilmesiyle, ionosferin çok düsük frekansi (extremely low ferquency-ELF) radyo dalgalan üretmek için kullanilmasi mümkün hale gelecek. Geophysical Institute (Jeofizik Enstitüsü) yöneticisi Syun Akasofu'ya göre HA-ARP gibi bir araç olmadan, bu frekans genisliginde yayin yapabilmek için yüzlerce mil uzunlugunda bir antene ihtiyaç vardir. HAARP etkili bir sekilde aurorayi bir çesit antene dönüstürüyor. Çünkü ELF radyo dalgalari okyanuslara nüfuz edebiliyor. Böylece denizaltilar suyun yüzeyine çikmak zorunda kalmadan radyo sinyallerini alabilecek. ELF dalgalari ayrica uzun mesafeli komünikasyonlari kolaylastirabilecek. ELF dalgalari, aynen okyanusa oldugu gibi, yeryüzüne de derinden nüfuz edebilecek. Monitöre bagli bir alici kullanarak, objelerden dünyanin yüzeyine siçrayan dalgalar sayesinde tüneller veya gizli yeralti barinaklarinin varligi ortaya çikacak. Bu jeologlarin yeralti minerallerini ve petrol depolarini bulmak için yillardir kullandiklariyla ayni teknik.

Heckscher'e göre HAARP'm yayacagi sinyaller hükümetin herhangi bir elektrik sinyali için uygun buldugu güvenlik düzeyinden bir milyon kez daha az tehlikeli. HAARP'm transmiteri halihazirda 1/3 megawatt güce sahip. Gelecek yillarda bu rakam 3 megavvatt'a ulasacak. Heckscher HAARP'm ionosfer üzerindeki etkisinin az olacagini basit bir örnekle açiklamaya çalisiyor: Küçük bir elektrik bobmim bir fincan kahveye veya büyük bir nehire daldirmak. Heckscher'e göre HAARP ile yapilacak olan ikincisi.

Akasofu da bu gibi durumlarda hep ifade edildigi gibi, HAARP Projesi'nin dogaya ve insanlara ciddi zararlari olacagi iddiasinin bir bilim kurgu oldugunu söylüyor. Ona göre projenin, transmiter faaliyet halindeyken o yörede uçan uçaklardaki elektronik ekipman için potansiyel bir tehlikesi var. Fakat buna karsi güvenlik tedbirleri mevcut. HAARP operatörleri Federal Aviation Administration'a HAARP'in iletim takvimini verecekler ve mühendisler yörede uçan uçaklarin güvenligini temin etmek için HAARP'a uçak belirleme radarlari yerlestirecekler. Ayni prosedür roketler için de takip edilecek.

HAARP'I desifre etme girisimleri

HAARP'a karsi muhalefet önce internet kanalinda basladi. Pek çok insan Alaska'daki süpheli askeri faaliyetlere dikkat çekmek için interneti kullandi. Protestonun basili kismi, daha sonra Alaska'da yasamaya baslayan bir antinükleer aktivist Dennis Specht, Nexus adli dergiye HAARP konulu bir haber gönderdiginde basladi. Daha sonra, Alaskali bir politik aktivist ve Anchorage'da bilimsel arastirmaci olan Nick Begich, kendilerini teknokesisler olarak tanimlayan, Arizona/Sedona'da yasayan Patrick ve Gael Crystal ile net üzerinden iletisim kurdu ve onlardan bir Avustralya dergisi olan Nexus'u kontrol etmelerini istedi. Begich kendi memleketiyle ilgili bir konuyu Nexus'a görmekten çok sasirdi ve makalede zikredilen dökümanlari bulup çikarmak için acilen çalismaya basladi.

Muhalif arastirmacilara ve bilim insanlarina göre HAARP bir çesit gelismis "ionosferik isitici" (ionosferic he-ater). Bu ionosferik isitici üst atmosferi, odaklanmis ve yönlendirilmis elektro-manyetik isini ile zaplayacak. Ultragüçlü dalgalari, atmosferimizdeki elektrikle yüklü bölgenin titremesine (vibrate) ve dramatik bir sekilde yanmasina neden olabilir.

ionosfer atmosferin tabakalarindan biridir. ionosfer, dünyanin üst atmosferini saran elektrik yüklü bir alandir. Dünyanin yüzeyinin üstünden, asagi yukari 35-50 milden baslayip 500-600 mil yükseklige kadar uzanir (48 km ila 50000 km). tonosfer ion ve elektron olarak adlandirilan pozitif ve negatif yüklü atomik parçaciklar içerir. Uzaydan gelen zararli isinlara karsi dogal bir kalkan islevi görür. Amerikan ordusu HAARP için, "ionosfer üzerine yapilan bilimsel bir arastirma" gibi zararsiz bir gerekçe ileri sürmektedir. îonosfer tabakasi askeriye için önemlidir. Çünkü ordu tarafindan kullanilan iletisim, gözetim ve denizcilik sistemlerinin hepsi ionosferin içinden geçer veya ionosfer tarafindan yansitilir. ionosferin bir bütün olarak anlasilmasi ve kontrol edilmesi Pentagon'a bu sistemler üzerinde daha iyi kontrol imkani verecek.

HAARP üzerine en kapsamli arastirmayi yapip, çalismalarini Angels Don't Play Thîs HAARP-Advencis in Tesla Technology adli kitapta derleyen Dr. Nick Begich ve Jeane Manning'e göre, HA-ARP bir çesit radyo teleskobunun degistirilmis hali. Antenler sinyalleri almak yerine, gönderiyorlar. Yazarlar HAARP'i ionosfer alanlarini, bir isini odaklayarak, isinin odaklandigi bu bölgeleri isitip yükselten süper güçlü radyo dalgasi, isinlama teknolojisi için bir test olarak degerlendiriyorlar. Elektromanyetik dalgalar daha sonra dünyaya geri siçrayacak ve her seye nüfuz edecek.

Begich ve Manning "HA-ARP tellaUari"nm, projenin komünikasyon sistemini gelistirmek için ionosferi degistirme amaçli, iyi niyetli akademik bir proje oldugu izlenimi verdiklerini; bu programin Arerico, Porto Riko, Tromsk, Norveç ve eski Sovyetler Biriligi'ndeki diger tamamen güvenli ionosferik isitici operasyonlarindan bir farki olmadigini iddia ettiklerini, bununla birlikte askeri dökümanlarin meseleyi açikça ortaya koydugunu ifade ediyorlar. HAARP'm gerçek amaçlarindan biri, Pentagon'un hedefleri için ionosferin nasil sömürülecegini ögrenmek. RF gücü ionosferi dogal olmayan aktivitelere götürecek. Bu proje ancak bir nükleer silahini yapabilecegi boyutlarda tehlikeler içeriyor. Ayrica bizi, ionize evrenin ve hiç durmadan bizi bombalayan yildizlara ait radyasyonun zararli etkilerinden koruyan gezegenin kalkaninin dogasini degistir-meye çabaliyor.

Uygulayicilari tarafindan ionosferik bir arastirma olarak nitelenen HAARP ile gündeme gelen ilk soru: "Gökte delikler mi açiyorlar?" sorusu. Tesla'nin çalismalarini baz alan bu ihtilafli transmitter veya isiticinin dünyanin üst atmosferinde 30 millik delikler açmayi da içeren pek çok potansiyel tehlike içerdigi bilim insanlari tarafindan ciddi bir sekilde ileri sürülüyor. Çogu bilim insani, HAARP'in eger havanin kontrolü için kullanilmazsa, hava modifikasyonu için kullanilabilecegi konusunda görüs birligi içindeler.

Bunun yaninda, "HAARP'in sahipleri" onu kullanarak üst atmosferde bir reflektör yaratma imkanina sahip olacaklar. Bunu HAARP'tan transfer edilen enerjiyi, gökyüzünün bir bölümüne odaklayarak ve elektrik akimini açarak yapacaklar. Hava tamamen dramatik olarak isinacak ve ordunun, radyo dalgalari ve radar isinlari için kullanabilecegi bir donuk nokta (opaque spot) yaratacak. Bu sekilde onlar, isinlarina dünyanin etrafini "egmek" için imkan verecek sanal yansima istasyonu (virtu-al reflectmg station) yaratmaya yetenekli olacaklar.

HAARP aynca, verili bölgenin üstündeki ionosfer bölümünü kiskirtarak (uyandirarak), dünyanin herhangi bir yerindeki iletisimi engelleyebilecek. Etki, yerel bir firtina gibi olacak: bölgenin içine veya disina herhangi bir yayini total bir engelle karsilasacak.

Begich ve Manning, Bernard Eastlund isimli Teksasli fizikçinin çalismalari üzerine insa edilen baska patentlere bakinca, ordunun HAARP transmiterini nasil -ne sekilde kullanmaya niyet ettiginin, daha açik hale gelecegini söylüyor-lar. Bu ayrica, hükümetin proje konusundaki yalanlamalarini daha az inanilir hale getiriyor. Yazarlara göre Pentagon bu teknolojiyi hangi niyetlerle ve ne sekilde kullanacagini biliyor ve dokümanlarinda bu konuda "temizlik" yapiyor. Ordu kasti olarak, sofistike kelime oyunlari, hile ve açik dezenformasyon araciligi ile halki aldatiyor. Pentagon, HAARP sisteminin:

- Orduya atmosferik termonükleer cihazlarinin elektromanyetik titresim etkisini tekrar yerine koyacak (yerine baskasini geçirmek) bir alet verebilecegini;

- Çok büyük ELF denizalti iletisim sistemini, ELF dalgalari üreterek yeni ve daha siki bir teknolojiyle yeniden yapilandiracagini;

- Askeriyenin kendi iletisim sistemlerinin çalismasini korurken, son derece genis alanlardaki iletisimleri silip süpürmesine yol hazirlayabilecegini;

- Eger EMASS'in kompüterize yetenekleriyle ve Cray bilgisayarlarla birlesirse dünyanin tomografisini çekme imkani sayesinde, barisin korunmasina katkilari olacagini;

- Büyük bir alan üstünde petrol, gaz ve mineral tortular bulmak amaciyla jeofiziksel yoklama için bir araç sagladigini;

- Yaklasan uçaklar ve kurvazör füzelerini meydana çikarmak için kullanilabilecegini ve diger teknolojileri kullanilmaz hale getirecegini söylüyor.

HAARP'IN arka plani

Kuskusuz, HAARP izole olmus bir proje degil. ABD'nin uzun yillardir üzerinde çalistigi pek çok projeden olu-san demetin bir parçasi. Aslinda HAARP "Yildiz Savaslari" (Star Wars) programinin önemli bir bölümünü olusturuyor.

ABD uzayla, 2. Dünya Savasi sirasinda ve sonrasinda ciddi bir biçimde ilgilenmeye basladi. Bu derin ilginin nedenleri roket teknolojisinin baslangicinin -nükleer teknolojinin de esligiyle- bu dönemde ortaya çikmasidir. ilk çalismalar sonucunda gürültü bombalan ve rehberli füzeler ortaya çikti. Roket ve nükleer silah teknolojisi ayni zamanda, 1945-1963 yillan arasinda gelisti. Bu süre zarfinda yeryüzünün üstünde ve altinda siddetli nükleer testler tecrübe edildi. îonosfer ve stratosfer üzerine yapilan çalismalar sonucu atmosferin bir parçasi olan ve evrenden solar ve galaktik rüzgarlarla gelen protonlar, electronlar ve alfa parçaciklari gibi yüklü parçaciklari tutarak dünyayi koruyan "Van Allen Belts" (Van Allen Kemerleri) bulundu. Bu kemerler Amerika'nin ilk uydu operasyonu -Explorer I-sirasinda 1958'de kesfedildi.

Agustos-Eylül 1958 arasinda ABD, "Argus Projesi" adi altinda 3 nükleer bomba ve 2 de hidrojen bombasi deneyi yapti. Bu projenin amacinin, yüksek irtifadaki nükleer patlamalarin elektromanyetik titresim (EMP) nedeniyle radyo iletimlerine ve radar operasyonlarina etkisine deger biçmek, jeomanyetik alanlar ve onun içindeki yüklü parçaciklari daha iyi anlamak oldugu söyleniyor.

13-20 Agustos 1961'de Amerikan ordusu ionosferde bir "telekomünikasyon kalkani" yaratmayi planladi. Bu kalkan 3000 km yükseklikte kurulacakti. Kalkanin ionosferde kurulma sebebi telekomünikasyonlara manyetik firtinalar ve günes isinlari tarafindan zarar verilebilir olmasidir.

9 Temmuz 1962'de Pentagon "Project Starfish" adi altinda ionosferle ilgili bir dizi yeni deney yapmaya giristi. Bu deneyler alt Van Allen kemerine zarar verdi. 1968'de "Solar Power Satellite Project (SPS) ile günes enerjisiyle çalisan her biri bir ada büyüklügünde olan uydular üzerine çalisildi. 1975'de firlatilan "Saturn V Rocket" atmosferde yandi. Bu yanma ionosferde büyük bir delik açti.

1978'de SPS Projesi üzerine yeniden çalisilmaya baslandi. Bu dönemde antibalistik füzeler için uydu isin silahlari üzerine çalisildi. Yüksek enerjili lazer isinlarinin bir "termal silah" olarak düsman füzelerini yok etmek için en uygun araç oldugu ileri sürüldü. SPS ayni zamanda psikolojik ve anti-personel bir silahi da ifade etmekteydi. Lazer isinlan güç bataryalari bir SPS uydusundan diger uydulara veya platformlara yayilabilecektir. Bir psikolojik silah olarak insanlar üzerinde genel bir panik yaratma etkisi vardir. SPS'in dünyanin herhangi bir yerindeki askeri operasyonda ihtiyaç olunan enerjiyi iletme kapasitesinden bahsedilmektedir. Bunlarin disinda, gözetim ve erken uyan sistemlerinde gelismeler, düsman ordularin yayinini bozma ve ionosferde fiziksel degisiklikler yaratma yetenegine sahiptir.

SPS projesine Baskan Carter'm onay vermesine karsilik, projenin çok pahali olmasi (Enerji Bakanligi'nin tüm bütçesinden daha fazla bir bütçeye ihtiyaç duyuluyordu) nedeniyle program rafa kaldirildi. Ta ki Ronald Reagen baskan olana dek. Proje Reagen, döneminde yeniden su yüzüne çikti. Reagen projeyi, Pentagon'un bütçesinden daha büyük bir bütçe ayirarak "Star Wars" (Yildiz Savaslari) adi altinda harekete geçirdi.

1970'lerin sonlarinda Pentagon, düsmana ait nükleer çevrede iletisimin radyo ve televizyon teknolojisinde kullanilan geleneksel yöntemlerle gerçeklestirilemedigini farketti. 1982'de bir komuta kontrol elektronik alt sistemi gelistirildi. "Ground Wave Emergency Net-work (GWEN)" denilen bu sistemle roketler monitörden izlenip kontrol edilebiliyordu.

1981 yilinda "Orbit Maneuvering System" (OMS) ile uzay mekikleri için SPS uzay platformlari insasi planlandi. NASA'nin ürettigi uzay mekiginin ionosfere enjekte ettigi gazlarin ionosfere etkisi üzerine çalisildi. Deneyler sonu-cunda ABD ionosferik delikler açabildigini gördü. 1985 yilinda yeni mekik deneyleri yapilmaya baslandi. 1980'lerde ABD yilda 500-600 civarinda roket firlatiyordu. Bu sayi 1989'da zirveye (1500 adet) ulasti. Bütün bu deneylerin atmosfere ciddi etkileri oldu.

1986'da, Çernobil faciasindan hemen önce, ABD Mighty Oaks olarak bilinen Nevada'daki test bölgesinde hidrojen bombasi deneyleri yapiyordu. Bu deneyler X isinlari ve parçacik isini silahlarinin gelistirilmesi programinin bir parçasiydi. ABD 1991'de Körfez Savasi sirasin-da elektromanyetik titresim silahlari (EMP) olarak adlandirilan silahlari test etti.

1993 yilinda baslatilan HAARP projesi iste tüm bu deneylerin devami ve Star Wars programinin bir parçasi durumunda.

HAARP'in tarihi

Dünyadaki en büyük petrol sirketlerinden biri olan ARCO'nun subesi ARCO Power Technologies Incorporated (AP-TI), HAARP projesini insa edecek müteahhit sirketti. ARCO bu subeyi, patentleri ve ikinci safha insa kontratiyla Haziran 1994'de E-Systems'e satti. E-Systems istihbarat servislerine is yapan, dünyadaki en büyük müteahhit sirketlerden biridir. CIA, savunma istihbarat örgütleri ve digerleri için is yapar. Yillik satislarinin 1.8 trilyon dolari, kara projeler (o kadar gizli projeler ki ABD Kongresi paranin nasil harcandigini konusmuyor) için olan 800 milyon dolarla birlikte, bu örgûûereûir.

E-Systems'in hisseleri, dünyadaki en genis savunma müteahhitlerinden biri olan Raytheon tarafindan satin alindi. 1994'de Raytheon Fortune, ilk 500'ler listesinde 42 numaradaydi. Raytheon, bazilari HAARP projesinde degerli olacak binlerce patente sahip. Asagidaki 12 patent, HAARP projesinin omurgasi ve simdi Raytheon ismi altinda tutulan binlerce digerleri arasinda saklaniyor.

Bemard J. Eastlund'un 4686605 nolu patenti, "Method and Apparatus for Al-tering a Region in the Earth's Atmosphere, lonosphere, andor Magnetosphere (Dünyanin Atmosferinde, îonosferinde ve/veya Magnetosferinde Bir Bölgeyi Degistirmek için Yöntem ve Cihazlar) bir yildir hükümet gizli emri altinda mühürlü. Bu patente göre, Nikola Tesla'nin 1900'lerin basindaki çalismasi arastirmanin temellerini sekillendirdi.

Olayin bir de ticari boyutu olabilir tabii. Bu teknolojinin, patentlerin sahibi ARCO için ne kiymeti olacak? Elektrik gücünü gaz alanlari içinde bir güç merkezinden tüketiciye kablosuz olarak isinlayarak muazzam kazançlar elde edebilirler.

Bir süre için, HAARP arastirmacilari bunun HAARP için amaçlanmis kullanimlardan biri oldugunu kamtîayamadilar. Bununla birlikte, Nisan 1995'de Begich diger patentleri buldu. Bu yeni APTI patentlerinin bazilari gerçekten de elektrik gücünü göndermek için kablosuz bir sistemdi. Ayni, Tesla'nin projesi gibi.

Eastlund'un patenti, bu teknolojinin uçaklarin ve füzelerin sofistike rehber sistemlerini bozabilecegini veya tamamen çatlatabilecegini söylüyordu. Dahasi, dünyanin genis alanlarina baskalasan frekanslarin elektromanyetik dalgalari ile bu püskürtme yetenegi ve bu dalgalardaki degisimleri kontrol, karada ve denizde, havada oldugu gibi iletisimi nakavt etmeyi mümkün hale getirecekti.

Begich bunun disinda 11 tane baska APTI patenti buldu. Nükleer çapli radyasyonsuz patlamalarin, güç isinlama sistemlerinin, radarlarini, nükleer baslik tasiyan füzeler için dedektör sistemlerinin, simdiye kadar termonükleer silahlar tarafindan üretilen elektromanyetik titresimlerin ve diger Yildiz Savaslari oyunlarinin nasil yapilacagini açiklayan çalismalardi bunlar. Bu patent demeti HAARP silah sisteminin temelinde yatiyor.

iki yazara göre, sanki havadaki ve zihinsel tahriplerdeki EM titresimler yetmemis gibi, Eastlund süper güçlü ionosferik isiticinin havayi kontrol edebilecegiyle övünüyor. Begich ve Manning'm aydinlattigi hükümet dökümanlari gösteriyor ki, Pentagon hava kontrol teknolojisine sahip. HAARP tam güç düzeyine eristiginde, tüm yarimküreler üzerinde hava etkileri yaratabilecek. Eger bir hükümet dünyanin hava modelleri ile deney yapiyorsa, yapilan is gezegendeki herkesin en önemli ortak sorunlarindan biridir.

Begich ve Manning'in kitabi, Prof. Elizabeth Rauscher gibi bagimsiz bilim insanlariyla görüsmeleri içeriyor. Ytiksek enerji fiziginde uzun ve etkileyici bir kariyere sahip olan ve prestijli bilim dergilerinde yazilari, kitaplari basilan Rauscher, HAARP'i yorumluyor: "Korkunç enerjiyi, son derece nazik, ionosfer olarak çagirdigimiz bu birden fazla tabakalari kapsayan moleküler konfigürasyonun içine pompaliyorsunuz." îonosfer, katalitik reaksiyonlara egilimli, Rauscher açikliyor: "Eger küçük bir parça degistirilirse, ionosferde büyük bir degisim olabilir".

îonosferi nazik bir balans sistemi olarak tanimlarken, Dr. Rauscher, onun, zihnindeki resmini paylasiyor: bir çorba kabarcik. "Eger kabarcikta yeterince büyük bir delik açilirsa", Rauscher kehanette bulunuyor, "patlayabilir".

Bilinç kontrolü mü?

Begich ve Manning tarafindan yapilan arastirmalar, garip projelerin örtüsünü kaldirdi. Örnegin, ABD Hava Kuvvetleri dökümanlari insanin zihinsel eylemlerini manipüle etmek ve degistirmek [genis cografik alanlar üzerinde titresen radyo frekans radyasyonu (HAARP'in maddesi) araciligi ile] için bir sistem gelistirildigini meydana çikardi. Bu teknoloji hakkinda en çok anlatilan materyal, ünlü Zbigniew Brzezinski'nin (Carter'in eski ulusal güvenlik danismani) ve J. F. MacDonald'm (Johnson'm bilim danismani ve UCLA'da jeofizik profösörü) jeofizikal ve çevresel savas için güç isinlama transmiteri hakkinda yazdiklari yazilarindan gelir. Bu dökümanlar, bu etkilerin nasil insan sagligi ve düsüncesi üzerinde olumsuz etkilere neden olabilecegini gösterir.

Brzezinski 25 yil önce Kolombiya Üniversitesi'nde bir profesörken yazmis oldugu bir kitapta söyle diyor:

"Politika stratejistleri beyin ve insan davranislari üzerine yapilan arastirmalari sömürmeyi özendiriyorlar. Jeofizikçi G. J. F. MacDonald (savas problemlerinde uzman) dogru olarak zamanlanmis, suni olarak uyandirilan elektronik darbelerin dünyanin belirli bölgeleri üzerinde göreceli yüksek güç düzeyleri üretecek sarsmalar kalibina önderlik edebilecegini söylüyor. Bu yolda birisi, ciddi olarak, seçilmis bölgelerde çok genis nüfusun beyin performansini bozacak bir sistem gelistirebilir. Ulusal çikarlar için davranislari manipüle etmede çevreyi kullanma düsüncesinin ne kadar derinden rahatsiz edici oldugu kimileri için sorun degil; böyle kullanima teknolojinin izin vermesi, galiba gelecek birkaç on yil içinde gelisecek."

1966'da MacDonald, Baskan'in "Bilim Danisma Komitesi"nin ve daha sonra Baskan'in "Çevre Niteligi Konseyi"nin bir üyesiydi. Askeri amaçlar için çevresel kontrol teknolojilerinin kullanimi üzerine yazilar yazdi. Bir jeofizikçi olarak yaptigi en derin yorum, jeofiziksel savasin anahtarinin, çevresel istikrarsizliklarin (yani küçük bir miktar enerjinin ilavesinin çok daha büyük miktarlarda enerjiyi salivermesi) tanimlanmasi oldugu önermesidir.

Jeofizikçiler çevresel karmasaya enerji eklemenin genis etkileri olabilecegini fark ettiler. Bununla birlikte insanlik halihazirda çevremize, kritik kütle tesis ettigini anlamadan, ciddi miktarlarda elektromanyetik enerji ekliyor. Begich ve Manning'in kitabi bu konuda çesitli sorular yükseltiyor: "Bu ekler etkisiz mi yoksa ötesinde onarilamaz bir zarar verecek kümülatif bir miktar var mi? HAARP geri dönemeyecegimiz bir yolculugun son basamagi mi? Baska bir seri seytani Pandora'nin Kutusu'ndan saliverecek baska bir enerji deneyi üzerine para yatirmak üzere miyiz?"

1970 baslarinda Z. Brzezins" ki, yavas yavas ortaya çikacak, teknoloji bagimli "daha kontrol edilebilir ve daha yönetilebilir bir toplum"u Öngördü. Bu topluma, oy kullananlari iddiali süper bilimsel "know-how" ile etki altinda birakacak bir elit grup tarafindan hükmedilecekti. Bu elit, halkin davranislarini etkilemek ve toplumu yakin gözetim ve kontrol altinda tutmak için son modern teknikleri kullanarak politik amaçlarina ulasmada tereddüt etmeyecekti.

Begich'e göre Brzezinski'nin tahminleri dogru çikti. Bugün, söz konusu elit için birkaç yeni araç ortaya çikiyor. Araçlari kullanma izni için politikalar zaten hazir. "ABD nasil yavas yavas kontrol edilebilir teknotopluma dönüsecek?" sorusu soruluyor. Kademe taslari arasinda Brzezinski, halkinin güvenini kazanmak için, devam eden sosyal krizleri ve kitle medyasinin kullanimim umut ediyor.

ABD Kongresine ait kayitlar, ionosfere gönderilen sinyallerle dünyaya nüfuz etmek için, HAARP'in kullanimiyla mesgul oluyor. Bu sinyaller gezegenin içinden kilometrelerce derine bakarak, düzenli yeralti askeri gereçlerinin, minerallerin ve tünellerin yerini bulmak için kullanilacak. Senato 1996'da sadece bu yetenegi gelistirmek için 15 milyon dolar ödenek ayirdi. Problem su: dünyaya nüfuz eden radyasyonlar için gerekli olan frekans, insanin zihinsel fonksiyonlarinin tahribi için en çok zikredilen frekans dizisinin içinde. Ayrica baliklarin ve vahsi hayvanlarin (ki kendi rotalarini bulmak için rahatsiz edilmemis enerji alani üzerinde ilerlerler) göç modelleri üzerinde pek derin etkilere sahip olacak.

Begich ve Manning yeni teknolojilerin insanin beyin potansiyelini gelistirmek için inanilmaz imkanlara sahip oldugunu söylüyorlar. Bu teknolojiler ögrenme, hafizayi gelistirme ve insan davranisi modifikasyonu için kullanilabilir. Beyin teknolojileri alaninda önemli bir isim olan Michael Hutchison, bu alani siradan insanlara açti.

Hutchison'un açikladigi gibi beyin, oranli dar üstün frekanslar bagi içinde çalisir. Üstün beyin dalga frekanslari beyinde yer alan aktivite çesitlerine araci olur. 4 temel beyin dalga frekansi grubu vardir ki bunlar çogu zihinsel aktiviteyle birlesirler. Birincisi, beta dalgalari (13-15 Hertz veya titresim saniyede), bir kisinin dikkati normal aktivitelere dogru disa yöneldigi zaman, normal aktivite ile birlesir. Bu alanin yüksek sonu, stres ve kiskirmis (heyecenli) durumlar -ki düsünmeyi ve algisal becerileri bozar -ile birlesir. îkinci grup, alfa dalgalan (8-12 Hertz), gevsetmeye araci olabilir. Alfa frekanslari ögrenme ve

odaklanmis zihinsel fonksiyonlar (is görme) için idealdir. Üçüncüsü teta dalgalari (4-7 Hertz); zihinsel imgelemeye, hafizaya ve iç zihinsel odaga girise araci olur. Bu durum genellikle genç çocuklarla, davranissal n-iodifikasyon ve uyku durumlariyla ilgilidir. Son olarak, ultra yavas delta dalgalan (5-3 Hertz), bir kimse derin uykudayken bulunur. Genel kural odur ki, beynin üstün dalga frekansi, saniyede titresim süresinde rahatlanildiginda en düsüktür ve insan en uyanik ve heyecanliyken en yüksektir. Beynin, elektromanyetik araçlar ile distan canlandirilmasi (tahrik edilmesi) bir dis cihaz (jeneratör) ile yeni bir safhaya geçirilmesine veya kilitlenmesine neden olabilir. Üstün beyin dalgalari dis tahrik tarafindan yeni frekans kaliplarina sürülebilir veya itilebilir. Baska bir deyisle, dis sinyal sürücüsü veya itici cihaz beyni bir yolculuga çikarir, normal frekanslari beyin dalgalarinda degisiklige neden olmaya bütünüyle götürür; ki bu daha sonra beyin kimyasinda degismeye neden olur; ve bu da daha sonra beyin çiktilarinda, düsünce sekillerinde, duygu veya fiziksel durum sekillerinde degismeye neden olur. Beyin manipülasyonu iki yoldan birine çikar: Faydali veya zararli.

Spesifik dalga formlari kombinasyonu ile birlikte çesitli frekanslar beynindeki belirli kimyasal karsiliklari tetikler. Bu nörokimyasallarin saliverilmesi beyinde endise duygulari, hirs, depresyon, ask vb. sonuçlari olan spesifik reaksiyonlara neden olur. Bütün bunlar ve duygusal entellektüel karsiliklarin tüm bu gidis gelisi (degisimler), spesifik elektriksel uyanlar sonucu ortaya çikan bu beyin kimyasallarin (kimyasal ajanlarin) özel kombinasyonlari sonucunda ortaya çikar. Beyin sivilarindaki bu belirli karisimlar olaganüstü özel zihinsel durumlari ortaya çikarabilirler. Örnegin, bilinçli davranis kaybi, karanlik korkusu vb. Bu alandaki çalismalar düzenli olarak yapilan yeni bulusla da çok hizli bir yüzdede ilerlemektedir. Bu spesifik frekanslarin bilgisinin çözümü, insan sagligini anlamada anlamli bir gelisme saglayabilir. ELF için tasiyici olarak hareket eden radyo frekans radyasyonu kablosuz olarak beyin dalgalarini degistirmede kullanilabilecek. Bu HAARP'ini bilinç kontrolü konusunda, uygulamalarinda neler yapabileceginin göstergesidir. Bununla beraber, HAARP'm kayitlarinda, bunun insandaki yan etkileri henüz ortaya çikarilmamistir; fakat Begich ve Manning'in kitaplarindaki hükümet dökümanlarinda görünmektedir.

Beyin aktivitesinin kontrolü için gereken güç düzeyi 5-20 mikroamper gibi çok küçük bir degerdir ki bu da 60 Wattlik bir ampulü yakmak için gereken enerjiden binlerce kat daha küçüktür. Yazarlar çalismalarinda gerekli olan çok küçük enerji üzerine konusmaktalar. Beyin aktivitesini etkilemek için gereken hiz, enerji seviyesi ve dalgalar formu kombinasyonundan olusur. Son yirmi yilda ve özellikle son birkaç yildaki gelismeler çok büyük ilerlemeler sunmaktadir.

Arastirmalar, uluslararasi olarak, dis elektromanyetik alanlar tarafindan beynin kolayca yönlendirilebilecegini veya durumlari degistirmek için etkilenebilecegini buldu. Bu buluslar hem bilim insanlari hem de siradan insanlar için yeni araçlar tedarik etti. Yeni araçlar elektrikli "cranial" kafaya iliskin uyari aletlerini, ses sistemlerini, isikli uyan sistemlerini ve diger birçok beyin yönlendirme ve geri tepki (destek yanki) cihazlarini içermektedir. Teknolojik ilerlemeler ayrica, insanlarin kendi beyin aktivitelerinin yararli sonuçlar için nasil kontrol ve manipüle edilecegini ögrenmelerine izin veren özel kontrol ve gözetim araçlarina eklendi. Raporlar digerlerinin yaninda gevsemeyi, agri kontrolünü, ögrenme hizini ve hafizanin gelistirilmesini içermektedir.

Hutchison'm en son çalismasi henüz birlestirilen düsünce teknolojilerinin son tanimlarini sagliyor. Onun son kitabi "büyük beyin gücü", okuyucularini çok hizli degisen (o kadar ki bilimin uy-gulamalardan daha hizli gelistiginin farkedildigi) alana ulastiriyor. Sinir sistemi bozukluklarinin düzeltilmesi, dikkat daginikligi ve çocuklardaki hiperaktif bozukluklarin düzeltilmesi, diger seyler arasinda ilaç ve alkole bagli bozukluklarin düzeltilmesi konusundaki son durum tartisiliyor. Bu tip elektrotip, bu tibbi arastirmalarin en ilginç alanlarini olusturur.

Son yillarda arastirmalar tibbi ve psikolojik uygulamalarin sasirtici olumlu sonuçlarina dogru genislemistir. Bu sonuçlarin bazilari Amerikan Hava Kuvvetleri tarafindan fark edildi. Ne yazik ki askeri çalismalar bu teknolojiyi insanlik yararina kullanmaktan çok silah sistemlerinde kullanma yönünde devam etmektedir.

Flanagan'm nörofonu

Amerikanin en yetenekli mucitlerinden Dr. Patrick Flanagan, 1962'de tibbin degisecegini öngörmüstü. "Bir gün tibbi pratigin tüm konsepti elektronik tarafindan degistirilecek. însanlar ilaç-tan ziyade elektronik olarak tedavi edilecek." diyen Dr. Flanagan, o zamanlarda muhtemelen hâlâ en gelismis beyin yönlendirme araci olarak kabul edilen "Neurophone"u (elektronik telepati makinesi) kesfetmisti.

Flanagan son söylesisinde, HAARP'in sadece dünyanin en büyük ionosferik isiticisi degil, ayni zamanda tasavvur edilmis en büyük beyin yönlendirme cihazi oldugunu not etmektedir. HAARP kayitlarina göre, cihaza son sekli verildiginde (cihaz tüm bölgesel topluluklari etkilemeye yetecek düzey-de enerjiye sahip birçok dalga formu kullanir), VLF ve ELP dalgalarini gön-derebilecek.

Dr. R. 0. Becker 60'lann basinda ELF tasimak için DC akiminin üstüne sinyal ekleyerek ELP deneyleri yapti. Becker bu konsepti bir ELF kullanarak test etti, 1-10 Hertz (pulses per second) sinyal insanlar üzerinde, test subjeleri arasinda yükselen bilinç kaybi sonucu-nu verdi. Sonuçlar ELF'nin yani insanin beyin fonksiyonlarim en çok etkileyen frekanslarin, disardan çok derin sonuçlarla manipüle edilebilir oldugunu gösterdi.

1958'de Dr. Patrick Flanagan, 14 yasindayken nörofonu icat etti. Bu ona zamanimizin en parlak mucitlerinden biri unvanini kazandirdi. Nörofon cihazi, sesi (kelimeler ve müzik gibi) elektrik uyansina (impulse), hem de bunu vücut üzerindeki herhangi bir noktadan direk olarak kulak ve bütün duyma mekanizmasini büsbütün baypas edip beyne transfer ederek, dönüstürebilir. Arastirmacilar teknolojiyi tartisirken, alti yildan fazla bir süredir "Birlesik Devletler Patent Ofisi" cihaz için patent vermeyi reddetmektedir. Sonuçta hükümet nörofonun asla çalismayacagim açikladi ve patenti reddetti. Bundan sonra Flanagan ve avukati, çalisan cihazi inceleyicisine göstermek amaciyla alet modeliyle Washington DC'ye gittiler. inceleyici ikiliye sagir olan isçilerinden biri üzerinde kullanilip olumlu sonuç alindigi takdirde cihaz için patenti tekrar açacagini ifade etti. Alet denendi, sagir isçi gönderilen sesi duydu ve patent onaylandi.

Dr. Flanagan daha sonra Tafts Üniversitesi'ne çatismak üzere gitti. Burada nörofonun bir sonraki arastirma kademesini geçme amaciyla çalisti. Deniz Kuvvetleri için insan ile yunus ko-nusmasi üzerine çalismaya basladi. Bu arastirma 3 boyutlu (3-D) holografik ses sisteminin gelisme-sine olanak sagladi. Bu sistemin özü bir sesin uzayda herhangi bir yere yerlestirilmesi ve bir dinleyicinin bu sesi fark edebilmesine dayanir.

ilave çalismalar dijital nörofonun gelismesine büyük olanak sagladi. Cihazin önemini kesfeden ABD Savunma îstihbarat Ajansi (DIA) acil olarak onu ulusal güvenlik maddesi olarak gizlilik altina akli. Dr. Flanagan yeni çalismalar yapmaktan ve teknolojisi hakkinda konusmaktan 4 yil boyunca men edildi. Güvenlik gerekçesi sonunda kaldirildiktan ve ilk nörofonun icadindan 20 yil sonra Dr. FIanagan sinirli olarak Mark XI ve Thinkman Model 50 ürete-bilme asamasina geldi ve bunlar ögrenme aletleri olarak kullanildi çünkü ilkel örneklerdi.

0 yillardan itibaren Flanagan periyodik olarak yeni konsept üzerinde çalisti ve nörofonik teknoloji için gelismeler dizayn etti. Bu cihazin gelismis sekilleri, bilgisayar beyin etkilesimi cihazlari olarak kullanilabilir. Büyük miktarlarda düzgün olarak formatlanmis enformasyonun uzun dönem hafizaya transfer edilmesi fikri egitimde devrim niteliginde bir gelismedir.

Nörofon simdiye kadar gelistirilmis en güçlü beyin yönlendirme aletlerinden biridir. Flanagan son yillarda, diger iletim modelleri üzerine vurgu ile, bu teknolojiler üzerine çalismaya devam etti. DIA'nin nörofona ilgisi vardi. Onu gelistirmek için çalismaya devam ettiler. Patrick ve Crystel Flanagan HAARP projesinin, bu radyo transmiterinin veya ionosferik isiticinin, kablosuz bir nörofon olarak kullanilabilmesinin mümkün oldugunu söylüyorlar. Bu kullanimin hangi imkanlara sahip oldugu ise çok açik.

"Real Time Brain Biofeedback" (Ayni Anda Beyin Destek Yankisi) beyin arastirmalarinda baska bir alan. Bu alan, düsünce kontrolünün elde edilmesinde yeni yaklasimlar sunuyor. interaktif beyin teknolojileri ile simdi beyin dalgalarini "gerçek zaman temelinde görmek mümkün, böylece bu aletleri kullanan bireyler bir kimse düsünürken beyin dalgalarinin grafiksel olarak neye benzedigini bilgisayar ekraninda görebilirler. Hükümetler bu teknolojilerle tehlike olarak gördükleri kalabaliklari kontrol altinda tutmak için ilgileniyorlar.

HAARP'in kontrat dokümanlarinda ve planlama kayitlarinda açiklanan olanaklarin, yazarlar tarafindan toplanan Hava Kuvvetleri materyallerinin teshiriyle birlikte dikkatlice yeniden gözden geçirilmesinden sonra, elektromanyetik dalgalarin düsünce kontrolü için sundugu imkanlar apaçik ortaya çikti. HAARP iletim (transmiting) sistemi, dikkatsizce veya kasten zihinsel fonksiyonlari degistirmek için kullanilabilir.

Dr. Delgado 1952'den beri insan beynini arastiriyor ve sonuçlarini yayimliyor. Çalismalari düsünce kontrolü üzerinde odakli. Onun ilk çalismalari bizim insan beynini anlamamiza öncülük etti. Çalismalarini 1969 yilinda yazdigi Physical Control of the Minâ: Toward a Psychocivilized Society (Düsüncenin Fi-ziksel Kontrolü: Psikomedeni Bir Toplum doilu a,dU Idtabuida. özetledi Bu erken çalisma temelde hayvanlarin arastirilmasiydi ve hayvanlarin beynine elektrod sokmayi içeriyordu. Subjesinin beyninde elektrik akimi imal ederek davranisi manipüle edebilecegini buldu. Delgado, uykudan yüksek heyecanli bilinç durumlarina kadar bir dizi etki yaratabilecegini kesfetti. Daha sonraki çalismalari kablosuz olarak yapildi. Düsünce manipülasyonu etkisini belirli bir uzakliktan, herhangi bir fiziksel kontak veya manipüle edilen canli üzerinde araç olmadan aktivite etti. Delgado, frekansi veya kobay üzerindeki dalga formunu degistirerek, onlarin düsünmelerini ve duygusal durumlarini tamamen degistirebilecegini buldu. Ayni zamanda hükümet tarafindan kötüye kullanma olanaklari açilirken, Delgado'nun çalismalari diger pek çok arastirmaci için temel oldu.

Delgado'nun arastirmasi 1969'da CIA/OR için-çalisan Dr. Gottlieb tarafindan, bu teknolojinin mümkün kullanimlarini ararken, yeniden degerlendirildi. O zamanlarda çalismanin hâlâ ham olmasiyla birilikte, CIA Delgado'nun görüsünü psikomedeni bir topluma izin verecek teknikler açisindan paylasiyordu.

Bu süre içinde Tulana Üniversitesi'nden bir nöroloji operatörü olan Dr. Heath bu ihtimali, beyinde elektriksel tahrik (ESB) çalismasiyla gerçege yakin hale getirdi. ESB insanda zevkli ve kor-kutucu halüsünasyonlar yaratabiliyordu.

CIA'nm düsünce kontrolüyle ilgilenmesi Kore Savasi ile baslamisti. CIA bu alanda çesitli fiyaskolarla sonuçlanan arastirmalara basladi. Bunlarin bazilari üstü örtülmüs skandallardir: Kanadali vatandaslarin izinleri olamadan zihinsel olarak manipüle edilmeye çalisilmalari, binlerce üniversite ögrencisi ve askeri personel üzerinde LSD denemeleri gibi.

Delgado'nun kablosuz etkileri, CIA'nm agzini sulandiran bir düsünce oldu. Delgado hayvanlarin belirli bir elektromanyetik alanin içine konup sonra herhangi bir fiziksel kontak olmadan manipüle edilebilecegini kesfetti. Bu teknolojiler baska arastirmacilar tarafindan fark edildi ve çok hizli bir gelisme yasandi.

HAARP program menajeri J. Heckscher, HAARP içinde kullanilan frekanslarini ve enerjilerin kontrol edilebilir oldugunu ve bazi uygulamalarda 1-20 Hertz dizisinde titrestirilecegini söylüyor. Bu da HAARP'in düsünce kontrolü amaciyla kullanilabilecegini gösteriyor.

HAARP sistemi çok büyük kontrol edilebilir bir elektromanyetik alan yaratiyor ki bu, Delgado'nun EMF'si ile karsilastirilabilir. Bir nokta disinda: HAARP sadece bir odayi doldurmuyor, potansiyel olarak büyük bir bölgeyi hatta bir yarimküreyi doldurmasi mümkün. Temelde HAARP transmiteri bu uygula-mada dünyaninkiyle (ki Dr Dolego'inin kablosuz deneylerinde ihtiyaç olunandan 50 kat daha fazladir) ayni düzeyde enerjiyi disariya yayiyor. Bunun anlami eger HAARP dogru frekansa getirilirse, sadece dogru dalga formlarini kullanarak, zihinsel ayirma, bir bölgenin tamaminda kasten veya radyo frekans iletiminin yan etkisi olarak olusturulabilir.

Sonuç

Basta Dr. Nick Begich ve Jeane Man-ning'in arastirmalari olmak üzere tüm arastirmacilarin çalismalari, HAARP'm pek de masum bir girisim olmadiginin isaretlerini veriyorlar. Bu görüslere göre HAARP tamamlandigi zaman ABD'nin elindeki olanaklar sunlar:

- Atmosferi manipüle etmek ve modifikasyon saglamak,

- Askeri ve güçlü bir silaha sahip olmak,

- Genis kitlelerin düsüncelerinin ve ruhsal durumlarinin kontrol edilmesini saglamak,

- Kendi komünikasyon sistemini gelistirip, istenilen ülkelerin sistemlerini çökertmek.

ABD'nin kirli sicili; bilimi, teknolojiyi ve bilim insanlarini nasil kullana geldigi düsünülürse ve ortaya konan deliller göz önünde tutulursa yapilmak istenenlerin bunlar olmadigini söylemek çok zor.

11. boyut

11.boyut
Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını "Her Şeyin Teorisi" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay"ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde, paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor.

Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor

Şu sırada, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da, bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır.

İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, "Sonsuz sayıda eşiz evrenler var" diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapıyor. "Amyotrofik lateral skleroz" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuruyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi"sinin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M" (magic, mysterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu "kobold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti.

Bu, sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. "Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum" dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler... Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?

Genç iş adamı, her pazar sabahı eşiyle birlikte tenis oynuyordu. O gün de, bütün diğer pazar sabahları gibiydi. Daha farklı geçeceğini gösteren en ufak bir belirti yoktu. Ancak, bir süre sonra iş adamı oyunu savsaklamaya başladı. Servis atışları hep fileye takılıyordu. Konsantrasyonu tamamen dağılmıştı. Huzursuzluğu giderek arttı. Birden aklına annesi geldi ve bu düşünceyi bir türlü kafasından silemedi. Eve döndüklerinde telefonları çaldı, arayan babasıydı. Öğlene kadar her yerde onu aramıştı. Annesi bir kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. İş adamının konsantrasyonu, bu olayı sezinlediği için mi dağılmıştı? Peki nasıl sezmişti bunu? Böyle bir olaya, şimdiye kadar sadece parapsikoloji uzmanları açıklama getiriyorlardı. Bilim adamları, ciddiyetsizlikle suçlanmamak için böyle konuların üstünde durmamayı tercih ettiler.


Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Yani, tenis kortundaki olayları şöyle açıklayabiliriz: Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.

İş adamı, annesinin geçirdiği kalp krizini telefonla öğrenmediğine göre, dolaylı yollardan öğrendi; yani eşizlerinden biri aracılığıyla.
Eğer Hawking haklıysa, daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hiçbir neden ya da bulgu olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl ulaşmıştı acaba?
Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, "Ceviz Kabuğundaki Evren" adını verdiği son kitabında açıklamış.


Bu adı verirken İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in "Hamlet"inden esinlenmiş. Eserde Hamlet, "Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı..." diyordu. Hamlet'in bu derin iç çekişi, sanki düşünür Hawking'i tarif ediyor.

Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapsetmiş. Ancak, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hakim olmak istiyor. Hawking, Hamlet'in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.
Hawking'in geliştirdiği formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük Patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?
Bugün 59 yaşında olan fizikçi, bazı basın organları tarafından Albert Einstein ile bir tutuluyor. Ancak birçok meslektaşı, bu karşılaştırmanın Einstein için bir haksızlık olduğunu belirtiyor. Ne de olsa bilim adamı, evreni açıklamaya yönelik geliştirdiği "görelilik teorisi"yle, tam bir devrim yaratmıştı. Ama Hawking yeni bir teori kurmamış, Einstein'ın kuramını temel alan bir teori geliştirmişti.
Bilim olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışın da dahil hiçbir şey çekim alanından kurtulamıyor. Fizikçiler bu duruma "tekillik" adını veriyorlar. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, "tekillik" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor.
Bilim adamları, bir "tekillik" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının bu patlama sonucu ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar.

Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'ın 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı.

Newton'ın teorisi, Albert Einstein tarafından geliştirilen "Genel Görelilik Teorisi"yle geçerliğini kaybetti. Yeni teori, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünüyordu.

Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Önce Roger Penrose, sonra da Hawking, 1969'da Büyük Patlama'nın gerçek olduğunu ispatladıktan sonra, çekim kuvvetine dayalı teoriyi daha da geliştirdiler.

Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: elektromanyetik kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor), "güçlü kuvvet" (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) ve "zayıf kuvvet" (radyoaktif parçalanmayı sağlıyor)... Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan kütle çekimi, bir türlü "Her Şeyin Teorisi" ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir nok-tada, "hiçlik"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, "tekillik" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi "Kuvantum Çekim Kuvveti"nde birleştirmeleri, yani "Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başaramıyorlardı.

"Her Şeyin Teorisi"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında, ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu.
80'li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan "sicim teorisi", atomaltı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10 (üzeri -33) santimetre uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinenler arasında. Hawking, buradan yola çıkarak "kütle çekiminin kuvantum teorisi"ni geliştirdi.


Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adını verdi ve daha da kısaltarak "bran" olarak kullandı. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı.
Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.


MTeorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay". "Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğu-yor.

Fizikçiler, bu olaylara "kuvantum fluktuasyonu" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşumuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor.

Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz?
Hawking'e göre bu soruların yanıtı evet!


Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.
Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunuyor.

Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine Dünya'nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kâhinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır.

Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, "Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hâlâ yaşadığı paralel evrenler olabilir" diyor.

Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Fizikçi, bilimkurgu dizisi "Star Trek"e, konuk sanatçı olarak katıldığı bölümünde, Isaac Newton ve Albert Einstein ile poker oynamış, Marylin Monroe da dizinde oturarak ona şans dilemişti. Bilim adamı "Her türlü hikâye gerçek olabilir; bir evrende Marylin Monroe, diğer evrende de Kleopatra ile evli olabilirim. Böyle olduğuna dair elimizde bir kanıt yok. Keşke olsaydı, o zaman poker oyununda çok para kazanabilirdim" diyor.
Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi" nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.

Evrenin Genişlemesi ve "Yaratılış" Rivayeti

Evrenin Genişlemesi ve "Yaratılış" Rivayeti

 

Kur'an'ın gökten ne anladığı sorununu böyle açıklıkla ortaya koyduktan sonra Zariyat-47 üzerine kurulan bir diğer kağıttan şatoya da dikkat çekelim. Ayet şöyledir: "Göğü, gücümüzle biz kurduk, şüphesiz biz geniş kudret sahibiyiz".

Yakın geçmişte, birazdan da değineceğimiz gibi galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığı, eşdeyişle evrenin yoğunluğunun azalarak genişlernekte olduğu belirlenince kimi yorumcular ayeti bu bilimsel gerçeğe yamamak için; "biz göğü sağlarnca kurduk ve gerçekten biz onu genişletmekteyiz" şeklinde çevirmeye ve tabii yine "çağımızın en yeni astrofizik bilgilerini Kur'an'ın ne denli apaçık verdiğini hayretler içinde görüyoruz" (H. Nurbaki) yollu malum nakaratı peşine eklerneye başladılar.

Bucaille konuya ilişkin şöyle bir de açıklama getirmektedir: "Biz onu genişletiyoruz" diye çevrilen kısım metinde, ism-i failin cem'i şekli olan musi 'une kelimesidir, ki bu da eşya söz konusu olduğunda "genişletmek", "yaymak, daha geniş ve daha uzak ha1e getirmek" anlarnlarını ifade eden evsa'a fiilinden gelir. "Ayetin bu son kelimesinin manasını iyice kavramaktan aciz olan bazı mütercimler, bence yanlış anlamlar veriyorlar"

Bu açıklama temelinde apayrı bir içeriğe bürünen yeni çevirinin doğru olması halinde bile; ondan, söz konusu yorumcuların iddia ettiği sonucu çıkarmak yine de mümkün değildir. Ayetin bu çevirisini doğru farz edelim. Bu durumda hemen aklımıza Yer' e ilişkin aynı muhtevadaki ayetler geliyor. Bizzat kendi çevirisinden aktarıyoruz: "O (Allah)dur ki arzı yaydı,ı ..." (Ra'd-3) "Arzı da yaydık..." (Hicr19) "bundan sonra da Yer'i yaydı" (Nazilat-30).

Demek ki Kur'an açısından "yayılan" sadece gökler değil aynı zamanda Yer’dir. Bu gerçek ışığında şimdi soruna daha sağlıklı bir yorum getirebiliriz: Önceden gördüğümüz gibi Kur'an'ın göğü, yedi tabakalı, çatlaksız, sağlam, Allah' ın bizzat tutması nedeniyle Yer' e düşmeyen, gerekirse "dürülebilen" bir tavan olarak algıladığı, yine aynıbağlamda düz algıladığı Yer'e ilişkin de "yaymak" ifadesi kullandığı anımsanırsa, göğün genişletilmesinden çok boyutlu, hele ki derinlemesinebir genişletme anlamı çıkarmanın olanaksız olduğu açıktır.

Peki, Yer için de söz konusu edilen göğün yayılnası, genişleti!mesi ne anlama geliyor? Burada da göğe ilişkin nitemelerde sürekli dikkat çekilen "bakmak", "görmek" şeklinde duyu organlarına dayalı, onunla sınırlı bilgi edinme süreci anımsandığında, göğün genişlemesinden kastedilenin, bulunulan yerde sınırlı bir çatı gibi algılanan göğün, gidildikçe bu görünümü koruması, dolayısıyla aylar boyu alınan yollarda elde edilen genişleme izlenimidir. Durulan yerde sınırlı bir kubbe olarak görülen gök, aylar boyusüren yolculuklarda adeta esneyerek genişlemekte, daha doğrusu göğün gerçek niteliğini bilmeyen insanlar nezdinde böyle bir yanılsama yaratmaktadır. İşte Zariyat-47' nin ifadesi de bu duyusal algıdan öte bir anlam taşımamakta, hele ki malum "gök" tanımları çerçevesinde bilimsel genişleme gerçeği ile bağıntı kurmak için en küçük bir ipucu içermemektedir. Bu durumda yinelemeliyiz ki, bizzat Kur'an yazarının bile bilemediği açık olan bir dizi bilimsel veriyi getirip Kur'an'a yamamak, "İşte Kur' an bunu demek istemiştir, vay be ne güzel demiştir" gibi fanteziler üretmek, iddia sahiplerini gülünç yapmaktadır.

Göğün genişlemesi esprisinin bilimsel anlamıyla birlikte evrenin oluşumu ve buradan hareketle İslamcı demagogların "katkı"larını irdelemeye devam edelim:

Bilimsel araştırmalar sonucunda açığa çıkarılmıştır ki, evren içten dışa doğru saniyede altmış bin kilometrelik hızla genişlemektedir. Galaksiler bu korkunç hızla birbirinden uzaklaşmakta, evrendeki maddi yoğunluk da bu çerçevede azalmaktadır. Bu genleşme özellikle bizim içinde bulunduğumuz galaksiye göre, ondan uzaklaşma şeklinde gözlenmekte, dolayısıyla bu sürecin geriye doğru ölçülmesinden gözlenebilir evrenimizin bundan yirmi milyar yıl kadar önce gerçekleştiği sanılan bir başlangıç atomun (kozmik yumurta) patlamasıyla saçılan döküntülerden oluştuğu düşünülmektedir. İşte bu çok yoğun ilk maddenin patlaması ve hizla dağılması sonrasındaki milyarlarca yıllık oluşumda patlamanın genleşen ürünleri olarak galaksiler, bulutsular, göksel cisimlerve yıldız sistemleri oluşmuştur. Gözlenebilir evrenin ve dolayısıyla onu oluşturduğu düşünülen Kozmik Yumurta'nın da, bilimin evrensel yasaları çerçevesinde "henüz bilinemeyen biçimlerinden maddenin evrimi sırasındabir aşama" olduğu düşünülmektedir. Henüz evren halfkındaki bilgilerin yetersizliği nedeniyle tam anlamıyla aydınlanmamış olan noktalar hiç kuşkusuz dün bilinemeyen, üzerinde varsayım 'bile yürütülemeyen pek çokşey gibi bilinmek üzere bilimin gündemini oluşturmaktadır.

Bu noktada hemen bir yollamada bulunalım: Kozmik Yumurta 'nın patlamasından oluşan evren düşüncesi, kimi şeriatçılarca evrenin "yaratıldığı" rivayetine dayanak yapılmaya çalışılmakta ve bununla yetinilmeyip, "ilk evren maddesinin nasıl meydana geldiği konusunun ilerde de bilinemeyeceği, çünkü konunun, 'yoktan' 'varlığa' geçış sorunu olduğu, oysa bilimin sadece 'var'ların işleyışinin prensiplerini açıkladığı" (T. Tuna, Uzay ve Dünya, s. 27) şeklinde iddialar ileri sürülmektedir.

Her şeyden önce Dünya'nın iradi bir süreç içinde oluşmadığı "yoktan", "ol" demeyle birdenbire oluvermediği gerçeği, artık bilinci gerçeküstü önyargılarca çarpıtılmamış her ortalama bilgi sahibi insan açısından açıklığa kavuşmuş bulunmaktadır. Dünya'nın oluşumu na ilişkin bilimsel görüiş, Dünya 'nın "yoktan" varolmadığı, sadece bel. li koşulların bir araya gelmesiyle insan ömrii ve hatta insanlık tarihiyle bile kıyaslanamayan uzun bir süreçte, maddenin bir biçiminden diğer biçimine (nicel birikimlerin nitel sıçraması şeklinde) dönüşümüyle oluştuğunu ortaya koyar. Bu oluşumda, gerek dört buçuk milyar yıl önceki ilk halinden önceki oluşurnda gerekse de bundan son. raki, yaşamın oluşabileceği koşulların oluşumuna kadarki sürecin hiçbir ,noktasında öznel bir iradeye, "ol" denince "oluvermeye" yer olmadığı ise ortadadır.

Tekrarla, bilinci çarpıtılamamış ve ortalama zekalı her insan için dünyanın oluşumu bilgisi ile "yaratılma" rivayeti uzlaştırılamaz bir karşıtlık oluşturmaktadır. Üstelik Güneş, Dünya vs. nin oluşumunda ve her şeyde kanıtlandığı gibi bilimin evrensel yasası olarak hiçbir şeyin yoktan var" olmayacağı gerçeği ışığında da "yaratılış"ın açıklanma koşulu yoktur. Oysa Kur'an, Dünya'nın, Güneş'in, Ay'ın, göğün (ki bunların tümünü gerçek anlam ve niteliklerinden farklı olgular olarak algılamaktadır) sınava çekilmek üzere "yaratılan" insanoğluna mekan oluştursunlar diye iradi olarak ve altı gün içinde "ol" denerek yaratıldığı düşüncesindedir. Oysa nesnel gerçekliğin bilgisi bu rivayeti daha geçen yüzyıllarda cehalet çöplüğüne fırlatarak evrendeki her şeyin belli bir zaman ve mekan boyutuna bağlı olarak ve tabii maddenin kendi iç ve karşılıklı hareketinin sonucu oluştuğuna işaret eder. Bilime göre "ol" denmekle, evrimsiz ve birdenbire "oluveren" hiçbir şey olmadığı gibi yoktan var olma diye bir şey de yoktur Ona göre her şey bir başka şeyden ve mutlaka belli bir evrim sonucunda oluşmuştur. Bundan beşbuçuk milyar yıl sonra gerçekleşeceği sanılan dünyanın ölümü de gerçekte bir yok olma değil maddenin farklı biçimlerine dönüşme olarak gerçekleşecektir.

Gerek cahil insanlar gerekse de idealist düşünürler, mantık çarpıklıkları yanı sıra maddeye ilişkin bilginin yetersizliği nedeniyle, gözleyebildiğimiz ve gözleyemediğimiz her şeyin cevherini madde ötesi "varlık"larda ararlardı. Dolayısıyla açıklaması yapılamayanın "yaratılması" ve "düzenlenmesi"nde ilk nedeni, tanrı adını verdikleri madde ötesi bir "güç"te görürlerdi. Böylece basit yoldan her şeyin açıklaması yapılmış olurdu; tabii bu yoldan yapılan açıklama tek tek istisnai öğelerde bilimsel gerçekıere uydurulsa bile genel ve felsefi düzeyde çökmeye mahkumdur.

Nihayet "bilim, doğada değişmeyen bir nesne ya da gerçeklik bulunmadığını" ve tözün de, daha doğrusu her şeyi gerçekleştiren ana gücün de bizzat maddenin kendisi olduğunu kanıtladı. 1850'li yıllarda verili bilimsel gelişmelerden hareketle soruna felsefi düzeyde açıklık getirilmesinden yüz yıl kadar sonra nihayet fizik alanında da sorun açıklığa kavuşturuldu.

Bu konuda can alıcı buluş, Einstein tarafından, erkin, diğer deyişle herhangi bir işi gerçekleştirebilecek gücün, yani enerjinin bir kütlesi olduğunun ispat edilmesidir. "...Eskiden madde durgun ve kütle denilen özelliği ile elle tutulur bir nesne, erke ise kütlesiz ve gözle görünmez bir madde-karşıtı olarak bilinirdi. Einstein erke'nin de bir kütlesi olduğunu, kütle denilen özelliğin yoğunlaşmış erke'den başka bir şey olmadığını ve maddeyle erke'nin aynı şey olduğunu tanıtIadı" (O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 306). Böylelikle idealistIerin ruhsal, fizikötesi saydığı enerjinin bir kütlesi olduğu, eş deyişle enerjinin de madde olduğu bilim çevrelerinde tartışma gündeminden çıktı.

"Einstein'ın tanıtına göre, hareketli bir cismin kütlesi o cismin hareketiyle birlikte artan enerjisinin kendisine katılması yüzünden artıyordu. Demek ki enerjinin de bir kütlesi vardi. Einstein herhangi bir madde parçasında bulunan enerjinin, o cismin kütlesinin, ışık hızının karesiyle çarpımına eşit olduğunu ünlü (E=mc2) formülü ile ortaya koymuştur. Bu demektir ki hareketli bir cisim, ışık hızına erişebilirse kütlesi de sonsuz olacaktır. Bu basit akıl yürütme, evrenin sonsuzluk nedenini de aydınlığa kavuşturmaktadır. Madde kütlesini atar ve ışık hızında yol alırsa buna enerji (erke) diyoruz. Bunun tersi gerçekleşir ve erke kütleleşirse buna da madde diyoruz"

"Şu halde, pek açıktır ki, erke=kütle=maddedir... Bu eşsiz tanıt sonsuzluk kavramını da anlaşılır bir anlama kavuşturmuştur: devimli cismin hızı ışık hızına erişince madde sonsuz olur… Artık dalgalar evreni, parçacıklar evreni, radyasyon, ışıklar, ısılar, sesler ve devimler gibi birbirlerine karşıt görünerek insan zekasını bunca yıl şaşırtan birçok değerler madde temelinde birleşmiş olmaktadırlar. Einstein, 16 Hazilan 1945 gününün gecesi, bütün bu değerleri birbirlerine dönüştürmeyi başarmıştır, birinin öbüründen başka bir şey olmadığını deneysel olarak tanıtlamış ve anlaşılmıştır. Daha 1840'larda J.R.Mayer, J.P. Joule; W.R. Grove, L.A. Colding ve H.Helmholdz erke 'nin yok olmayıp dönüştüğü yasasını bulmuşlar ve tanıtlamışlardı. Bunun sonucu olarak doğa, kendisini, maddenin bir biçiminden bir başka biçime dönüşmesinin sürekli süreci olarak biçim değiştirir. Hareket maddenin varolma biçimidir. Erke ise maddenin hareketsel dönüşüm özelliğidir" (a.g.e., s.93).

Bilimsel tanımıyla, "bilinçten bağımsız olarak varolan ve duyumlarla algılanarak bilinçte yansıyan tüm nesnel gerçekliği dile getiren" madde, gerek hareket biçimleri gerekse de çeşitlilik olarak sonsuzdur. Onun kendiliğinden hareketli ve gelişken olan niteliğinin saptanmasıyla artık uzayda ve keza maddenin sakınımı yasası çerçevesinde zamanda tanrıya yer kalmamıştır. Bilim maddenin "sadece cisimleri meydana getiren küçük parçacıklar değil, bütün kozmik evren, nebulalar, gezegenler, radrasyonlar, elektromanyetik ve nükleer alanlarını kapsadığını ortaya koymuş, onu; "içlerinde hiçbir şey değişmeyen bir atomlar bütünü olarak değil, içlerinde değişik güçler ve gerilimler bulunan erke'sel alanlar olarak görmek" gerektiğini tanıtlamış, dolayısıyla evrende mutlak sanılan fizikötesi güçlerin, tanrıların, cinlerin, meleklerin yaşam hakkına son vermiştir. "Hele bir kez maddeye evet densin, Tanrı'nın madde olmadığını kimse kanıtlayamaz" diyen metafizik felsefenin babalarından Papaz Berkeley'in korkusu da böylece haklılık zeminine oturmuştur.

Çağdaş bilimin verileri ışığında, "...madde ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, ne var ki sürekli olarak değişir ve bir halden başka bir hale geçer. Evren bu sürekli ve sonsuz değişimin tarihsel süreci içinde gerçekleşmiştir... Hareket maddenin varlık biçimidir. Hiçbir zaman ve hiçbir yerde hareketsiz madde olamayacağı gibi. Einstein'ın bütün açıklığıyla gösterdiği üzere hiçbir zaman ve hiçbiryerde maddesiz hareket de olmaz... ve bu hareket sadece mekanik olan bir hareket biçimi değil, sonsuz değişim ve dönüşümlerin tümünü dile getirir. Maddenin sonsuzluğuna ve çeşitliliğine, onun hareketinin sonsuzluğu ve çeşitliliği eş düşer... Evrensel yaşamın sonsuz sürecinde sonsuz sayıda daha birçok yeni biçimler de eklenecektir. Bu bir kehanet değil, evrenseloluşumun günümüze kadar olagelmiş gelişme sürecinin tamdadığı bir gerçektir..."

Bu temel belirlemeler ışığında evrenin ilk maddesi sanılan Kozmik Yumurta'nın, henüz açıklığa kavuşturulmamış biçimlerinden maddenin evrimi sırasında bir aşama olmaktan ibaret olduğu ve tabii bilimin ondaki sırları ve öncesini ve öncesinin öncesini de mutlaka açığa çıkaracağı sonucuna varmak durumundayız.

Bu durumda tüm metafizik koşullanmalardan sıyrılarak şu bilimsel soyutlamaya varabiliriz: "Evrensel sonsuzlukta madde, belli bir bölgede yoğunlaşmış ve sonra bir patlamayla sonsuzluğa doğru yayılmıştır. Tüm sonsuzluğu dile getiren evren deyimini bizim bilebildiğimiz ve hesaplayabildiğimiz bir bölgeyle sınırlarsak, demek ki evrenin bir başlangıcı vardır. Ne var ki, bu başlangıç, gene de evrensel ilksizlik ve sonsuzluk içindedir ve geniş anlamda tüm evrensel bir başlangıç anlamında değildir. Daha açık bir deyişle ilksizlik ve sonsuzluk içinde, bilinmeyen bir biçimden dönüşmüş olan madde, yeni bir biçim olarak evrensel oluşumuna başlamıştır"

Sonsuzluk sorununu biraz daha açalım: Evrende her şeyin bir başlangıcı ve sonu olduğu bilimsel gerçeği, bilimsel niteliğine uygun olarak yine ancak bilimsel yasalar çerçevesinde anlaşılabilir. Aksi takdirde metafizik felsefecilerin yaptığı gibi bilimsel verilerden bilirnsel verilerden bilim karşıtı masallar üretilmesinin önü alınamaz. Aristo bin yıllar öncesinden hortlatılıp, "madem ki herşeyin bir doğumu olduğu doğrudur, o halde bilim her şeyi sonuç itibarıyle Tanrı'nın yarattığını ispat ediyor demektir; demek ki yaratılış rivayetindeki göklerin ve yerin yaratıldığı doğru olmasa bile, onların kendinden oluştuğu Kozmik Yumurta'nın Tanrı tarafından yaratılmış olduğu görüşü bilime uygundur" şeklinde bilim karşıtı saçmalıkların bilim çevrelerinde bile meşruluk zemini bulması kolaylaşır.(10) Gerçi bilimin felsefi bütünlük içinde kavranamaması (11) veya bilinçli çarpıtmalarla çıkarılacak böylesi bilim karşıtı görüşler felsefi düzeyde pek çürük kalacaklardır, ancak yine de böylesi bir yanılgının önemi ve siyasal sonuçları açısından konunun aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir.

Dünyamızın başlangıcı olduğu gibi sonu da olacaktır; ancak yoktan var olmadığı gibi vardan da yok olmayacaktır.

Bu noktada aslolan, şeylerin bir doğumu, yaşamı ve ölümü olduğu, dolayısıyla her şeyin tarihsel olduğunu kavramakla sınırlı olmayıp, ondan öte bunun bilimsel anlamı ve yasalarını kavramaktır; ki en geniş anlamda bu, bilimsel felsefenin kavranması demektir. Kaldı ki sorun bu bütünlük içinde kavranmayınca tek tek bilimsel yasaları bulan veya çok değerli buluşlar yapan pek çok bilim adamı da, Newton örneğinde gördüğümüz gibi idealizmin alanından kendini kurtaramaz.

Evrende tüm olay ve olgular maddesel temelde birbirlerinden türemişlerdir. "Evrendeki tüm olay ve olgular maddenin zaman ve uzay içindeki hareket ve değişimlerinin ve gelişmesinin ürünüdür. Bu sürekli maddesel gelişme nitelikçe farklı olay ve olgular meydana getirmiştir." Ve bu süreç maddenin sakınımı yasası, yani hiçbir şeyin yoktan var olmayıp vardan yok olamayacağı yasasıyla bilimsel anlamda kavranabilir. "Bu demektir ki evren şu anda varsa, hep var olmuştur ve hep var olmakta devam edecektir. Madde, var olduğu içindir ki daima var olacaktır. Çünkü bu fiziksel kimya yasasına göre yok olmaz. Eğer evrende hiçbir şeyin var olmadığı bir zaman olmuşsa, o zaman yok'u var edecek herhangi bir şeyin de var olmaması gerekir. Einstein 'sonlu maddenin yasalarının, sonsuz maddeye, eşdeyişle evrensel alana genişletilmesi uygun değildir' diye yazmıştır. Madde sürekli olarak biçim değiştirmektedir ve yepyeni somut biçimler altında var olmakta devam edecektir. Nicel değişimler birikir ve bir sıçramayla nitel değişimlere yol açar. Evrende yepyeni yıldızların, hem de kümeler halinde her an doğmakta olduğu tanıtlanmıştır. Dünyamız da sonsuz evrendeki her sonlu gibi, bir gün sona erecek;ve bu, evrimsel sarmalın sadece bir dolanımının son'u olacaktır. Ama bu son, yok edilemez rnaddenin evriminde yepyeni bir aşamanın gerçekleşmesini de sağlayacaktır (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 377-378).

Azetle "Hiçten hiçbir şey meydana gelmeyeceğine göre, her şeyin kendisinden çıktığı şey bir hiç değil bir varlık", yani madde ötesi bir ruh değil bizzat madde olmak.durumundadır. Evet, "bilimin sadece varların işleyişini ve prensiplerini açıklamaya çalıştığı" doğrudur. Gerçekten de o, cahil ve .okumuş-cahil idealistlerin kafa yorduğu, olmayan şeylerle uğraşmaz. Veyine bu varlarla, somut olanla uğraşan bilim, temel-evrensel yasalarından biri olarak tanıtlamıştır ki, varın yoktan meydana gelmesi olanaksızdır. Dolayısıyla evrenin kendisinden oluştuğu düşünülen Kozmik Yumurta'nın yoktan "yaratıldığı" düşüncesi bilimsel değildir.

Bilimin mantık tutarlılığı içinde bu "yumurta"nın da kendinden oluştuğu maddenin bir diğer biçimi mutlak bir kesinlik ıçinde vardır ve bilim, onun nasıl bir şey olduğunu, maddenin katı, sıvı, gaz, plazma, elektromanyetik alan, gravitasyonal alan, nükleer alan şeklinde saptanmış yedi temel durumundan veya belki de henüz saptanamamış bir başka durumundan hangisinin dönüşümüyle oluştuğunu, aynı zamanda o "yumurta" nın kaç milyar yıllık bir zamandan sonra patladığını, ve daha henüz düşünemediğimiz olasılıkların tümünü ortaya çıkaracaktır. Bilim felsefesi açısından bu noktada kuşkuya yer yoktur.

Nasıl ki dünyanın yaratılmadığını, maddenin uzay ve zaman içindeki dönüşümüyle oluştuğunu ve oluşumun da altı gün içinde değil milyarlarca yıldaki oluşumların ürünü olarak gerçekleştiğini, nasıl ki Güneş'in Dünya'dan sonra değil ondan önce oluştuğunu, nasıl göklerin yedi tabakalı bir çatı olmayıp dört boyutlu (en, boy, derinlik, zaman) ve sonsuz sayıda sistemlerin sınırsız bütünlüğü olduğunu, daha ötesi enerjinin de maddenin bir biçimi olduğunu ve maddenin daha görünen görünmeyen diğer biçimleri olduğunu ve "yokoluş", "varoluş" sanılan değişimlerin de gerçekte maddenin bu biçimlerinin birbirine dönüşmesinden başka bir bilimsel anlama sahip olmadığını ortaya çıkarmışsa, bu sürecin verdiği özgüven ve birikim ve tanıtlanmış yasalar ışığında, "Kozmik Yumurta"nın öncesi ve niteliklerini de ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla bilimin gerek mantığı gerekse yasalan çerçevesinde şu nokta her halükarda çok nettir: "Kozmik Yumurta"nın yaratıldığı (yoktan var edildiği) esprisinden hareketle ancak cahil insanlara yönelik kandırmacalar yapılabilir; nitekim yapılmakta olan da budur.

(10) Ve tabii bilimsel çevrelerdeki bu gelişme, bilimin sonuç ürünlerini dinsel masallara yamamaya çalışan demagogların elinde tam anlamıyla ifrata vardınlarak, "Kainat yoktan var edilmiştir, sıfırdan, olmayandan, mevcut bulunmayandan şekil ve vücut bulmuş, oluşmuş, oturmuş, düzene girmiş, tek kelimeyle olmuştur. 'Bir şeyin olmasını isteyince ona 'ol' deriz, o da oluverir (AI-i lmran-47)" şeklinde, cahil insanların bilincini çarpıtmanın, onları alenen aldatmanın bilim maskeli aracı haline getiriliverir. Tabii bu noktada "yaratma" safsatasını Kozmik Yumurta sürecinde kabul etsek bile, burdan Kur'an'a en küçük bir destek üretilemeyecektir; çünkü ondaki "yaratma" (önceki bölümlerde ayrıntılarıyla gördüğümüz gibi) bambaşka ve oldukça ilkel bir içeriktedir.

(11) Bu noktada en tipik örnek, bilimin dev adımlar atmasının yolunu açan büyük bilginlerden Newton tarafından verilmektedir. Kendisi dindar bir insan olan Newton. gerçekte yaptığı buluşuyla Tanrı'nın dünya üzerindeki egemenliğine son veriyordu. Artık, "Tanrı, yaratan ve ilk hareketi veren kişi düzeyine düşürülmüştü. Her şeyi o yaratmıştı, ama daha sonra her şey doğa yasalarına uygun olarak gelişmek zorundaydı. Dinin yerdeki, gökteki her olayda elini gördüğü Tanrı, böylece evrenin dışına sürülüyor, kendisi de kanunlara tabi bir hükümdar durumuna düşürülüyordu. Gök cisimlerinin hareketinin çekim yasasıyla kesin bir açıklamaya kavuşturulması sonucunda, dünyanın evrenin merkezi ve dolayısıyla insanın Tanrı'nın ayrıcalıklı yaratığı olduğu biçimindeki teoriye kesin bir darbe vurulmuş oluyordu. Kendisi dindar bir kimse olan Newton, kendi fizık kuramı ile kendi kafasında da Tanrı'ya Dünya üstünde yer bırakmıyordu, onu ancak homojen biçimde uzaya yerleştiriyordu. Uzayın Tanrı'nın bilinci olduğu, bu yüzden de mutlak olması gerektiğini savunuyordu. Aslında geliştirdiği mekanik kuramın da temel zaafı olan bu mutlaklık kuramı, daha sonra uzayın da zamanın da göreceliğini kanıtlayan Einstein tarafından çürütülecek, tanrı uzaydan da kovulacak ve bilim yoluna devam edecekti." (2000'e Doğru, Yıl 1, sayı 3, 18 Ocak 1987).
Dünyamız, belli koşulların bir araya gelmesiyle uzayda var olan maddelerin iç evriminin sonucU olarak yeni bileşimlerle, maddesel sürecin bir durumdan başka bir duruma dönüşmesi şeklinde, diğer deyişle nicel birikimlerden nitelik değişimine uğramasıyla oluşmuştur. Bu bağlamda bir maddeden farklı bir maddeye somut bir dönüşümle gerçekleştiği gibi, aynı şekilde madde olarak yine yok olmayacak, sadece başka madde veya maddelere dönüşecektir. Yani bilimsel kavrayış içinde her gelişme aşamasının sonu, yeni bir gelişme aşamasının başlangıcı olarak birbirini takip edecek ve bu süreklilik içinde madde hep var olacak ve sonsuz varlığını ve değişimini sürdürecektir.

Kuantum Fizigi, Zaman Kavrami Ve Deniz Tasimaciligi

Kuantum Fizigi, Zaman Kavrami Ve Deniz Tasimaciligi

 

Bu sene Albert Einstein’in(1879-1955) özel görecelilik teorisi de içinde olmak üzere 1905 senesinde fizikte devrim yapan üç ayrı makalesini aynı sene içinde ortaya atmasının 100. yılı olması nedeniyle tüm dünyada "Dünya Fizik Yılı- World year of Physics 2005" ya da diğer bir tanımlamayla "Einstein yılı-100th aniversary of Albert Einstein’s Miraculous Year",Latince adlandırılmasıyla "Annus Mirabilis-Mucize Yılı" olarak kutlanıyor.Amaç tüm dünya insanlarının fiziğe olan ilgisine yeni bir ivme kazandırmak ve son yüz yılda gelmiş en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen ve Time dergisi tarafından "Yüzyılın insanı" olarak seçilen A.Einstein’ı gereken şekilde anmak.


Burada amacım yorucu iş temponuzun ortasında sizleri hayal gücünün sınırsız ufuklarında kısa bir fizik yolculuğuna çıkarmak ve görelilik ve kuantum kuramlarıyla son yüzyılda yelkenlerini doldurmuş olan yeni fiziğin çığır açıcı kavramlarının deniz taşımacılığına ve dolayısıyla biz denizcilere neler ifade edebileceğini irdelemeye çalışmak.

Dilerseniz bu kısa yolculuğumuza Einstein’la başlıyalım.

GÖRELİLİK KURAMI (Relativity) :

Einstein ,özel ve genel görelilik teorisini ortaya atmasıyla uzay ve zamanı algılayışımıza bir çok yenilikler getirdi.Einstein’ın 1905 yılında yayınlanmış olan üç makalesinden sonuncusu

özel görelilik kuramının başlangıcını oluşturmaktadır.Bu makale ışık hızının sabitliği sorununu irdelemeyi amaçlıyordu ; 20.yüzyılın başlarında gerçekleştirilen bir çok deney ışığın boşlukta sabit bir hızla (yaklaşık saniyede 300.000 km) ilerlediğini kanıtlıyordu.Dünyanın gerek kendi ve gerekse güneş etrafında dönüyor olmasına rağmen kütlelerin göreceli hareketinden tamamen bağımsız olarak ışığın sabit bir hızının olduğunun ispatlanması bilim adamlarını oldukça şaşırtan bir buluş olmuştu. Fizikçiler dünyanın güneş çevresinde

saniyede 30 km kadar ilerlediği göz önüne alınırsa aynı yönde ilerleyen ışığın biraz daha yavaş yayıldığını görmemiz gerekir diye mantık yürütseler de deneylerle ispatlanan durum bu değildi.Einstein’ın bu sorundan yola çıkarak vardığı ve "Özel Görelilik " olarak adlandırılan kuram bilim dünyasına yepyeni ufuklar açtı.

Einstein’ın en çok "tren,saat ve trenin içinde ve dışındaki birer gözlemci" örneği ile simgeleşmiş özel görelilik kuramının vardığı sonuçlar özet olarak şöyledir:

1)Bize göre sabit hızla ilerlemekte olan bir aracın içindeki tüm saatler bizimkinden daha yavaş ilerler.Bu aracın hızı ışık hızına yaklaştıkça belirgin hale gelen bir etki olmasına rağmen mikro ölçekte bir çok deneyle ispatlanmıştır.Örnek olarak ses hızının iki katı bir süratle hareket eden bir uçak bu şekilde bir sene uçtuktan sonra uçağın içinde bulunan saatler saniyenin on binde biri kadar geri kalmaktadır.

2)Bu etkiye ilaveten hareket eden cisimlerin boyları hareketleri doğrultusunda kısalmaktadır.

Bu konuda çok bilinen diğer bir örnekte ikizler paradoksudur.İkizlerden biri ışık hızına yakın bir hızda ilerlediği bir uzay yolculuğuna çıkarken diğer ikiz dünyada kalır.Zaman, yolculuğa çıkan ikiz için dünyada kalan ikizinin algıladığından daha yavaş ilerler.Böylece uzay yolcusu ikiz geri döndüğünde,dünyada kalan ikizinin kendisinden daha fazla yaşlandığını görecektir.

Einstein böylelikle zamanın evrensel bir niceliğinin olmadığını,bunun yerine herkesin kendine ait bir zamanı olduğunu,iki kişinin zamanı,birbirlerine göre durağan olduklarında uyumlu,hareketli olduklarında ise uyumsuz olduğunu göstermiş oldu.

Özel görelilik kuramı elektrik ve manyetizma kanunları ile uyuşsa da Newton’un kütle çekim kanunuyla uyuşmuyordu.Newton’un çekim kanunu uzayın bir bölgesinde maddenin dağılımı yeniden düzenlendiğinde bu durumun evrenin tümünde hemen hissedileceğini öngörüyordu.

Bu durum görelilik kuramının imkansız olduğunu gösterdiği gibi, ışık hızından daha yüksek bir hızı gerektirmekle kalmıyor aynı zamanda yine görelilik kuramının ortadan kaldırdığı kişiye göre değişmeyen evrensel zaman kavramının mevcut olmasını gerektiriyordu.

Einstein uzay-zaman geometrisinin düz değil eğri olduğunu ortaya attı.Eğer dünya düz olsaydı Newton’un meşhur elmasının yerçekimi nedeniyle veya Newton yukarı doğru ivme kazandığı için düştüğü söylenebilirdi.Oysa bu eşitlik küre biçimindeki bir dünyada geçerli olamazdı.Geçerli olması demek dünyanın zıt tarafındaki kişilerin birbirinden uzaklaşmaları anlamına gelirdi.

Kütle çekimini kapsamayan,özel görelilik olarak tanımlanan kuramından ayrı olarak,bükülmüş uzay-zamanla ilgili yeni kurama "Genel görelilik" adı verildi ve bu durum 1919 senesinde Batı Afrika’daki bir İngiliz keşfinde güneş tutulması esnasında güneşin yakınından geçmekte olan bir yıldızdan gelen ışıkta küçük bir bükülmenin saptanmasıyla ispatlandı.

Genel görelilik kuramı,kütle çekiminin nasıl işlediğini anlatır.Hiç bir zaman çekimi bir kuvvet olarak hesaba katmaz.Bunun yerine cisimlerin çevresindeki çekim alanlarının,uzay ve zamanın bükülmesi sonucu meydana geldiğini söyler.Cisimler içerdikleri kütleler oranında uzayda çukurluklar oluşturur ve zamanın akışını yavaşlatır.Ancak uzayın derinliklerinde,tüm çekim kaynaklarından uzakta,uzay ve zaman tam anlamıyla düzdür.Çekim alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de o oranda artar.Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur :Madde uzay-zamanın nasıl eğileceğini,uzay-zaman da maddenin nasıl davranacağını belirler.

Einstein’ın genel görelilik kuramı ,uzay ve zamanın,evrenin durağan değil dinamik katılımcıları olarak anlaşılmasını sağladı.

Her iki görelilikten çıkan çok önemli diğer bir sonuç E=mc2 formülüyle ifade edilen kütle ve enerji arasındaki ilişkinin ifade bulmasıydı.Madde enerjinin yoğunlaşmış biçiminden başka bir şey değildi.Atom çekirdeğinin yapı taşları olan proton ve nötronların bağımsız kütlelerinin toplamı her zaman çekirdeğin kütlesinden fazladır.Öyleyse proton ve nötronları bir arada tutan enerji bir anlamda aradaki kütle farkından dönüşmüş olmaktadır.İşte çekirdek parçalanmasıyla büyük patlama etkisini açığa çıkaran da bu potansiyel enerjidir.


1939 senesinde 2.Dünya savaşı başlamak üzereyken bir grup bilim adamı Einstein’a barışçı duygularını bir kenara bırakması ve nükleer enerji programını başlatması için Başkan Roosvelt’e gönderilecek bir mektuba imzasını koyması yolunda kendisini ikna etti.

Bu mektup Manhattan projesi ile başlayan ve 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye bırakılan atom bombalarıyla noktalanan süreci başlatmış oldu.Bir çok insan kütle ve enerji arasındaki ilişkiyi bulduğu için bu konuda Einstein’ı suçlamış olmasına rağmen o Manhattan projesinde hiçbir zaman yer almamış ve bomba atıldığında dehşete kapılmıştır.

Atom bombasından ötürü Einstein’ı suçlamanın uçakların düşmesinden ötürü yerçekimini bulduğu için Newton’u suçlamakla aynı şey olduğu söylenir.

İşin asıl ilginç yanı Einstein’a 1921 senesinde Nobel fizik ödülü verildiğinde bu özel görelilik kuramını açıkladığı makalesinden ötürü değil aynı sene içinde yazdığı diğer bir makalesinde kuantum fiziğine yaptığı katkılardan ötürü verildi.

KUANTUM FİZİĞİ :

1900 yılında Alman Fizikçi Max Planc(1858-1947) kara cisim radyasyonu üzerine çalışırken ışığın "kuantum" denilen enerji paketçiklerinden oluştuğunu buldu.Bulduğu formül,ışık enerjisinin dalga paketleri halinde aktarıldığını ifade etmekteydi.

1905 yılına gelindiğinde Einstein fotoelektrik olayına değindiği makalesinde fizikçilerin o güne kadar kafasını karıştırmış olan bir probleme çözüm getiriyordu.Fotoelektrik olayını kabaca tarif etmek gerekirse, metal yüzeye düşürülen ışık yüzeyden elektron kopartır.Bu kopartılan elektronlar devrede bir akım meydana getirir.Fizikçilerin çözemediği elektronların hızının ışığın şiddetinden bağımsız olması olgusuydu.Onlara göre kopan elektronun hızı ışığın rengine,diğer bir deyimle dalga boyuna bağlı olması gerekirdi.Einstein bu noktada,ışığın aslında dalga olmayıp,fotonlardan yani kuantum paketçiklerinden meydana geldiğini söyleyerek bu probleme bir açıklama getirdi.Einstein’a göre metal yüzeyden kopartılan elektronun hızı,kuantum paketçiğinin enerjisine veya frekansına bağlıdır.Dolayısıyla ışığın şiddetini artıyor olmak sadece kuantum paketçiklerinin sayısını arttırmak anlamına gelir.Bu durumda ışığın şiddetini arttırdığımızda,yüzeyden kopan elektron miktarını çoğaltsak da,elektronun yüzeyden ayrılma hızını etkileyemeyiz.

Böylelikle Einstein Planck’tan sonra tekrar ışığın bir dalga olmayıp parçacıklar topluluğu (fotonlar) olması gerektiğini öne sürdü.Bundan sonra sırada klasik fiziğin yeterince açıklayamadığı atom kuramının açıklanması geliyordu.

Ancak kırınım gibi olaylarda ışık bir dalga özelliği gösterdiğinden ışığın hem bir dalga hem de parçacık özelliği gösterdiği kabul edildi.Bu duruma fizikte "dalga-parçacık ikilemi" denir.

Niels Bohr(1885-1963) Danimarkalı bir bilim adamıydı ve halen günümüzde de kabul edilen Atom yapısına ilişkin teoriye son şeklini verdi.Bohr’a göre elektronlar (+) çekim etkisi altında dairesel olarak belirli yörüngelerde hareket ederler ve her bir yörünge bir enerji seviyesini ifade eder.Elektron bir üst seviyeye geçmek için enerji almaya ihtiyaç duyar,bir alt seviyeye geçmek içinse dışarıya enerji verir.

Ancak Bohr’un kuramı hidrojen atomları ve lityum iyonlarında başarıyla uygulandıysa da daha karışık atomlara uygulanamadı.

Atom mekanizmalarının işleyiş sistemini açıklayıcı diğer önemli bir bir adım, Fransız bilim adamı Louis De Broglie(1892-1987) tarafından getirildi.

Bu fizikçi ortaya sürdüğü tezinde fotonların hem dalga hem de tanecik özelliklerine sahip olmalarından yola çıkarak bütün madde biçimlerinin tanecik özelliği gösterdiği kadar dalga özelliği de gösterebileceğini öne sürdü.De Broglie’ye 1929 senesinde Nobel ödülü kazandıran bu kurama göre her elektrona,ona uzayda yol gösteren veya yörünge çizen bir dalga eşlik etmekteydi.

De Broglie’nin ardından Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger(1887-1961) Zürih üniversitesinde teorik fizik profesörü olarak görev yaparken yayınladığı beş çalışma ile atom çekirdeği etrafındaki yörüngeler üzerinde hareket eden elektronların dalga denklemlerini yazdı.Belirli bir aralıkta hareket eden bir elektronun atom çekirdeği etrafındaki yörüngelerdetam olarak nerede olduğu değil,ancak nerelerde ,hangi ihtimalle bulunabileceği belirlenebilir.Aynı zamanda kuantum fiziğinde sıfır ihtimal diye bir şey yoktur.

Bu konuda denebilir ki tabiatta her şey gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliği ile vardır.

Dalga fonksiyonunu çökerten yada indirgeyen insanın gözlemiyse,o zaman biz bakmadıkça madde mevcut mudur ?
Schrödinger’in kedisi olarak bilinen meşhur kurgusal deneyde bu soruya cevap aranır.
Kedi dışarıdan bakanın onu göremeyeceği bir kutu içinde yaşamaktadır.Aynı kutuda radyoaktif bir maddenin gelişigüzel bozunmasıyla harekete geçen bir düzenek mevcuttur.Bozunan parçacık %50 ihtimalle bir mekanizmayı işletir ve bu mekanizma kediye yiyecek verir.Diğer %50 ihtimal ise başka bir mekanizmayı devreye sokarak kediyi zehirler.Biz kutuyu açmadıkça dalga fonksiyonu çökmez ve bütün olasılıklar kutunun içinde dalgalanır.Kedi ne ölü ne de diridir.Bu durum elektronun yada ışık parçacığının (foton)

biz onu gözlemlemediğimiz sürece dalga ve parçacık özelliklerinin her ikisine birden sahip olmasına benzer.Kutuyu açıp baktığımızda o zaman yaptığımız gözlem dalga fonksiyonunu çökertir ve kediyi ölü veya diri olarak görürüz.Bir anlamda kedinin ölü veya diri olması bizim gözlemimiz sayesindedir.

İngiliz bilim adamı Paul Dirac(1902-1984) ,1927 senesinde o güne kadar elde edilen bilgilerle Einstein’ın görelilik teorisini birleştirerek kuantum kuramındaki bir çok eksikliği tamamladı.Dirac,bulduğu formüllere dayanarak her parçacığın bir anti-karşı parçacığı olduğunu öne sürdü ve sonraki yıllarda yapılan deneyler bu savı ispatladı.

Elektron ve anti-elektron(pozitron) çarpıştırıldığında kütleler enerjiye dönüşüp gama ışını olarak yayılır.Bunu izleyen yıllarda "yüksek enerji fiziği" gibi bazı alanlara kuantum fiziğinin uyarlanması gündeme geldi."Kuantum Alan Teoremi" olarak bilinen bu teoremde,standart kuantum teoriminde olduğu şekilde parçacıkları katı maddeler olarak görmek yerine,onların temel bir alanın uyarımları olduğu düşüncesi vardır.Bu teoriye göre varlık denen şey aslında bir enerji havuzunun dalgalanmasından ibarettir.

Schrödinger ve Dirac 1933 senesinde Nobel Fizik ödülünü paylaştılar.

Alman bilim adamı Werner Heisenberg (1901-1976) yine 1927 senesinde bir parçacığın konumu ve hızının aynı anda doğru bir şekilde belirlemenin olanaksız olduğunu ortaya koydu.Elektron atomun etrafında o kadar yayılmıştır ki yörüngenin kalınlığı atomun yarı çapına eşit olmaktadır.Bir başka deyişle elektron aynı anda çekirdeğin her tarafında bulunabilir.Parçacığı gözlemlemek için kullanılan dalga boyu ne kadar uzun olursa konumunun belirsizliği de o kadar büyük olur.

Buna karşılık konumunu daha iyi belirlemek için kısa dalga boyu gönderdiğimizde de konumunu sağlıklı belirlesek de bu sefer de parçacığın hızını bozarız.

Belirsizlik ilkesi,olasılık tanımı ve gözlemci-gözlenen bütünlüğü kuantum mekaniğine Kopenhag yorumu olarak girmiştir ve halen günümüzde de kuantum teorisinin en etkin yorumu olarak görülür.Kuantum meselesindeki tartışmalara bakıldığında bunların temelde meşhur çift yarık deneyinin yorumunda odaklandığı görülür.1803'te ve 1807'de

İngiliz bilim adamı Thomas Young ( 1773-1829) tarafından gerçekleştirilen çift yarık deneyinde tek bir ışık kaynağından gelen fotonların iki ayrı delikten geçiyor olmasını Kopenhag yorumcuları iki ayrı dünyada hareket olarak düşünüyorlar.Bu yoruma göre girişim birbirinden tamamen ayrı iki dünyadan her birinin birlikte hazırlanarak birbirinin üstüne çakışmasıyla ve birbirlerini bütünlemeleriyle oluşur.Sonuç olarak her iki dünyanın bir melezi oluşur.

1957 senesinde başka bir yorum Amerikalı fizikçi Hugh Everett’den(1930-1982) gelir.Everett’e göre gözlenemez bir çok paralel evren mevcuttur.Bunlara "Alternatif Kuantum Dünyaları" adını vermiştir.Bütün olaylar bu dünyaların birinde,olasılıkların tümü gerçekleşecek biçimde olmaktadır.Sonuçta tüm olasılıklar evrende mevcuttur demektedir.

Ünlü fizik kuramcısı Niels Bohr "Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse,onu anlamamıştır" der.

Özel ve genel görelilik kuramları ve fiziğe yapmış olduğu diğer bir çok önemli katkılarıyla gelmiş geçmiş en iyi fizikçilerden biri olarak kabul edilen Einstein ve fizik dışında

Einstein kadar tanınmasa da fizikçiler arasında en az onun kadar saygıyla anılan Bohr, uzun yıllar birbirlerine karşı sevgi ve saygılarını hiçbir zaman yitirmeden kuantum mekaniğinin temel kavramları üzerine tartıştılar.

Kuantum mekaniğinin ilk ortaya çıktığı yıllarda fotoelektrik olayını açıklayarak
kuantum kuramına çok önemli bir katkı sağlamış olan Einstein, daha sonraları
kuantum kuramının geliştiği yönden hiç memnun kalmamıştı. 1927 Ekim'inde Brüksel'de yapılan beşinci Solvay konferansı ile başlayarak Einstein önceleri Heisenberg'in belirsizlik ilkesinin ve kuantum kuramının getirdiği olasılık kavramının yanlış olduğunu,dolayısıyla kuantum kuramının tutarsız olduğunu göstermeye çalıştı.

Einstein’ın bu konferansta belirsizlik ilkesini reddederken söylediği sözler tarihe geçmiştir.

Einstein "Tanrı zar atmaz" derken, bu sözler üzerine Bohr’un Einstein’a verdiği cevap da tarihe yazılmıştır : "Albert,Tanrıya lütfen ne yapacağını söyleme.."

Her defasında öne sürdüğü fikirleri ve örnekleri Bohr tarafından çürütülen Einstein, daha sonraları kuantum kuramını reddedilemeyecek bir olgu olduğunu ve doğanın gerçeklerini açıklamada önemli bir rolü olduğunu istemeyerek de olsa kabullendi.

1930 yılında yapılan altıncı Solvay konferansına Einstein dahice tasarlanmış bir düşünce deneyi ile geldi. Belirsizlik ilkesinin tutarsız olduğunu göstermek için, kendisinin genel görelilik kuramı ile ortaya atmış olduğu enerji ile kütlenin eşdeğer olduğunu gösteren

E=mc2 formülünü kullandı. Buna göre kütledeki değişimi ölçerek enerjideki değişimi bulmak mümkün. Eğer aynı anda bu değişimin olduğu zamanı da tesbit edebilirse, enerji ile zaman arasındaki belirsizlik ilişkisinin yanlış olduğunu göstermiş olacaktı.

Einstein bunun için bir terazinin ucunda asılı duran bir kutu tasarladı.Kutunun içi ışık dolu ve iç duvarları mükemmel yansıtıcılıkta, dolayısıyla ışık duvarlardan sürekli yansıyıp daima kutunun içinde kalıyor. Kutunun yüzlerinden birinde bir delik var. Bu deliğin üstünde de bir saat tarafından kontrol edilen bir açma kapama mekanizması var . Belli bir anda delik açılıyor ve içeriden dışarıya tek bir foton bırakılıyor. Aynı anda kutunun içindeki ışığın toplam enerjisinin değişimi, terazinin göstergesinde kütledeki değişim olarak okunuyor. Her iki ölçüm, yani fotonun bırakıldığı zaman ve kütledeki, dolayısıyla da enerjideki değişim,istenen kesinlikte ölçülebilir

Böylece Einstein’a göre enerji ile zaman arasındaki belirsizlik ilişkisinin yanlış olduğu gösterilebilir.Bu düşünce deneyi Bohr için tam bir şok oldu. Bohr’un o günkü halini yakın arkadaşı ve meslektaşı Rosenfeld şöyle anlatıyor:Bohr şok olmuştu… çözümü bir türlü bulamıyordu. Bütün gece son derece mutsuzdu. Toplantıya katılan fizikçilerin birinden diğerine giderek Einstein’ın haklı olamayacağına onları ikna etmek için çabalıyordu. Eğer Einstein haklıysa bunun fiziğin sonu olacağını söylüyordu. Fakat bir türlü Einstein’ın iddialarını çürütmeyi başaramıyordu. İki rakibin kulübü terk edişlerini hiçbir zaman unutamayacağım: Einstein yüzünde alaycı bir gülümseme, heybetli bir şekilde sessizce yürüyor, Bohr ise son derece heyecanlı sanki Einstein’ı yakalamak için koşturuyormuş gibi görünüyor.O gece Bohr, sabaha kadar uyumadan Einstein’ın iddialarını çürütmek için çalıştı. Bunda da başarılı oldu.Einstein’ın genel görelilik kuramına göre, bir saatin kütle çekimi alanı içindeki konumu, saatin hızını belirler.Başka bir deyişle kütle çekimi içindeki farklı konumlarda zaman farklı hızlarla değişir. Kutudan bir foton bırakıldığında kutu hafiflediği için kütle çekimi alanı içindeki yeri de değişir. Bu da zaman ölçümünde bir belirsizliğe yol açar. Genel göreliliğin öngördüğü bu faktörleri göz önüne alınca Bohr, birkaç satırlık basit bir hesapla Heisenberg belirsizlik ilkesinin tutarlı olduğunu göstermeyi başardı. Einstein’ın tasarladığı kutuyu kullanarak hem enerjiyi, hem de zamanı istenen kesinlikte ölçmek

mümkün olamaz. Einstein’ın geliştirmiş olduğu genel görelilik kuramı Einstein’ı sırtından bıçaklamış oldu.Bunun üzerine Einstein belirsizlik ilkesinin yanlışlığını gösterme çabasından vazgeçti.

Kuantum teorisi bilime ve evrene bakışımıza yepyeni boyutlar getirmiştir.Buraya kadar değindiğimiz konuları özetleyecek olursak Kuantum teorisinin kabul edilen temel olguları ana hatlarıyla aşağıda yazılı olduğu gibidir.

1.Kuantum teoremi fiziğe belirsizlik olgusunu (indeterminism) getirmiştir.Oysa Klasik fizikte irdelenen olaylar belirlilik ve kesinlik taşır

2.Parçacıklar ele alındığında her nicelik ihtimallerle belirlenir ve gelecekle ilgili tahminler

ancak olasılıklara dayanılarak yapılabilir.Işığın yapı taşı olan fotonların uzaydaki konumu ancak olasılıklarla belirtilebilir.

3.Olaylar incelenirken karışık bir olasılık denklemi olan Schrödinger dalga denklemi kullanılır.

4.Kuantum teoreminde gözlemci,gözlenen ve gözlem cihazı birbirleriyle bir bütünlük oluşturur ve birbirlerinden ayrı düşünülemezler.Klasik fizikte ise incelenen her sistem ya da olay birbirinden bağımsız düşünülür ve klasik olarak incelenen olay,gözlemci ve kullanılan deney aleti ile değişiklik göstermez.

5.Fiziksel nicelikler kesikli,parçalı yapıda ele alınır.Oysa klasik fizikte nicelikler bütün olarak ele alınır.

Kuantum teoreminin felsefi boyutundaki bazı tartışmalar ve farklı yorumlara rağmen bu teori artık kuramsal ve uygulamalı fiziğin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Bu kuramın varlığıyla laser,elektron mikroskobu,transistor gibi insanlığa faydalı ve bilimin gelişmesine katkıda bulunan araçlar geliştirilebilmiştir.

En önemlisi kuantum teoremi maddenin yapıtaşlarını ve davranışlarını daha iyi anlamamıza imkan vermiş ve yeni fizikte görelilik kuramıyla beraber bir çok alanda yeni ufuklar açmış ve açmaya da devam etmektedir.Bu kuramlardan yola çıkan bilim adamları şu an bir çoğumuza imkansız gibi gelse de aşağıda değineceğimiz bazı ilginç projeler üzerinde çalışmakta,teoriler üretmektedirler.

Dünyada ve Türkiyede ve bazı bilim adamları cisimleri ve canlıları bir zamanlar uzay yolu dizisinde seyretmiş olduğumuza benzer bir şekilde ışınlama yolu ile transfer etmenin mümkün olduğunu savunmakta ve bu konularda çalışmalar yapmaktadırlar.

Maddenin neticede yoğunlaşmış bir enerji biçimi olduğundan yola çıkan bu bilim adamlarının öngördükleri savlara göre ışınlama yönteminde maddeyi ,belli bir frekans ve amplitüd modundaki elektrostatik ve elektriksel alanlarla etkileşime sokup çözüp,genişletmek yolu ile moleküler örgüyü ve formu yeniden düzenleyerek kontrol etme durumu söz konusudur.Bu görünmezlik ve maddeyi etkileme biçimi operadaki bir sopranonun tiz sesiyle çıkardığı ses dalgalarıyla uzaktaki bir içki kadehini kırıp çatlatmasına benzeyen bir rezonans etkisi ile olmaktadır.Bu iddiaları savunan bilim adamlarına göre istenilen formdaki odaklanmış dalgalar yardımıyla gemileri,uçakları istenilen sürede demateryalize edebilir,bir daha geri dönmemecesine ayrıştırıp yok edebilir ya da ışık hızıyla belli bir istikamete yönlendirerek o noktada tekrar materyalize edebiliriz.Bu konuda kamuoyuna açıklanmış bir bulgu aşağıda olduğu gibidir:

"17.06.2002 tarihinde Avustralya Ulusal Üniversitesi'nde (Australian National University-ANU) bir fizikçi ekibi, bir laser ışınını bir konumda ayrıştırarak, yaklaşık bir metre ötedeki başka bir noktada, tekrar oluşturmayı başardıklarını açıkladılar.Proje lideri Dr Ping Koy Lam, ekibinin başardığı ile, bilim kurgu dizisi olan Star Trek'deki insanların ışınlanması arasında yakın bir benzerlik olduğunu, fakat gerçeğin, insanların konumlar arası ışınlanmasından daha ışık yılı kadar geride olduğunu söyledi.Lam, konferansta, "Teorik olarak, bizi bunu yapmaktan alıkoyacak hiçbir engel yok fakat problemin karmaşıklığı o kadar büyük ki, şu anda kimse bu konuda ciddi olarak düşünmüyor"

Görüldüğü gibi bilim tahminlerimizin de ötesinde bir hızla ilerlemekte.Diyelim ki uzak ya da yakın gelecekte canlı bazında olmasa bile madde bazında ışınlama mümkün hale gelse o zaman deniz taşımacılığı ne olacak..Yada bizi daha çok ilgilendiren tarafıyla deniz taşımacılığından ve onun yan kollarından hayatını kazanan bizler ne yapacağız ?

Yazımın sonunda size kişisel yorumumu sunmadan önce sizlerden bu sevimsiz konuda biraz zihin jimnastiği yapmanızı rica ediyor ve görelilik kuramının diğer bir türevi sayılabilecek zaman yolculuğu problemine değinmek istiyorum.

ZAMAN YOLCULUĞU :

Görelilik kuramı bize zamanın uzayın eğriliğine bağlı olarak yavaşladığını göstermiştir.Eğim ne kadar artarsa zamanda o oranda yavaş işlemektedir.Eğimin maksimum olduğu nokta ise kütlelerin merkezleridir.Yüksek bir kulenin tepesine konan bir saatle,yer üzerinde ki saatin zaman farklılığı deneylerle kanıtlanmıştır.

Uzayı hiçbir şekilde zamanı bir kenara bırakarak algılayamayız.10 ışık yolu uzaklıktaki bir yıldızı teleskopla gözlerken aslında ışığın sabit hızı nedeniyle o yıldızın 10 sene önceki geçmişine bakmaktayız.Gökyüzüne bakarken baktığımız aslında geçmişimizdir.

Yıldızların ölümü sonucu meydana gelen kara delikler (Black Hole) uzayı Einstein’ın genel görelilik kuramına göre maksimum eğerler ve alışılagelmiş zaman algılayışımıza son derece fantastik açılımlar getirirler.Önce kısa olarak kara deliklerin ne olduğunu ,daha sonra zamanı ne şekilde etkilediklerini görelim.

Güneş kütlesinin takribi 1.5 katından daha düşük ağırlıkta olan yıldızlar bünyelerindeki hidrojeni önce helyuma,daha sonra bu helyumun tümünü karbon ve oksijene çevirerek yakarlar.Artık yıldızın enerjisi tükenmiş,ve yıldız beyaz cüce(White dwarf) haline gelmiştir.Beyaz cüceler oluşurken atomlar öyle yüksek bir kuvvetle sıkışırlar ki elektronlar çekirdeklerinden ayrılır.

Yıldız daha da küçüldüğünde,elektronlar uygulanan basınca karşı koyar ve yıldızın daha da küçülmesine mani olurlar.

1928 senesinde fizik doktorasını yapmak üzere bir gemiyle İngiltere’ye gitmekte olan Hintli bilimci Subrahmanyan Chandresekhar (1910-1995) kamarasına kapanarak yaptığı çalışmalarda çok ilginç bir bulguya erişti.Eğer yıldızın kütlesi güneşin takribi 1.5 katı yada daha fazlasıysa bu yıldız beyaz cüceden daha da fazla küçülebilirdi.

Ama daha o zaman 20 yaşına bile gelmemiş bir doktora öğrencisinin fikirlerini kabul ettirebilmesi neredeyse imkansızdı.Aradan uzun yıllar geçince bu öngörüsünde ne kadar haklı olduğu görüldü ve 1983 senesinde Nobel Fizik ödülüyle onurlandırıldı.

Devam edecek olursak bahsedilen kütlede yıldızın ömrü son bulurken ,beyaz cücelerin elektron basıncının karşı koyması sonucu yakamadığı karbon-oksijen katmanı da tepkimeye girebilir.Ardı sıra gelen tepkimeler sonunda yıldız demir ve silikon bakımından zengin bir kütleye dönüşür. Yıldızın atomundaki eksi yüklü elektronlarla ,artı yüklü protonlar birleşerek yüksüz nötronları meydana getirir.Bu nötronlar da az yer kapladıklarından çok daha güçlü ışın yayan ani bir çökme devresinden geçer.Bu anda yayılan enerji o kadar fazladır ki yıldızın oluşumundan o ana kadar olan toplam enerjiye denktir.Bunun ardından şiddetli bir patlama olur.Yıldız artık tamamen parçalanmış ve süpernova olmuştur.Yıldız artık nötronca zengin bir nötron yıldızı olmuştur.

Bilim adamları nötron yıldızının özellikleri üzerine çalışırken incelenen yıldız kütlesinin güneşin kütlesinin 2.5 katı ve daha fazlası olduğu durumu var saydı.Hiç bir doğa kuvvetinin böyle bir yıldızın basıncını dengelemesi mümkün değildi.Saniyeler içinde elektronlar,nötronlar ve protonların birbirine karışması nedeniyle yıldız daha da küçülüp uzayı diğer gök cisimlerinden çok daha fazla eğerdi.Bunun sonunda küçülme o kadar manasız bir hale gelir ki ortada ne nötron ne elektron, madde kalmaz.İşte bu noktada karşımıza çıkan sadece boyutsuz bir nokta olan ve yakınından geçen kütleleri kozmik bir süpürge gibi yutan kara delik olgusu.

Yıldız bir kara delik haline geldiğinde yani çöktüğünde uzay-zaman eğrileri o kadar yoğunlaşmıştır ki yıldızın algılarımızın dışında olan olay ufkunun altında kaldığını kabul ederiz.Olay ufkundan ötesini bizim yasalarımız açıklayamaz.Kütlesi güneşin 10 katı olan bir cisim, çapı yaklaşık 60 km olan bir olay ufkuna sahiptir.

Kara deliğin olay ufkunda zaman tamamen durmaktadır.Bir astronotun kara deliğe doğru itildiğini var sayarsak ,kolundaki saatin bizimkine göre yavaş çalıştığını görürüz.Astronot olay ufkunu geçtiğinde ise zaman sonsuza dek duracak ama o bunu fark etmeyecektir.Farkına varacağı tek şey ışık hızıyla kara deliğin tekilliğine doğru çekileceğidir.

Kara delikler üç sınıfta incelenir.Maddesel,elektrik yüklü ve dönen kara delikler.

Maddesel kara delikler dönmezler,elektrik yükü içermezler ve yuttukları cisimlerin büyüklüğüyle oranlı olarak olay ufuklarını genişletebilirler.

Kara deliğe bir elektron düştüğünü var sayarsak böylesi bir durumda kara delik elektrik yüklenir ve tekilliğinin etrafında ikinci bir olay ufku meydana gelir.Böylece kara deliğin etrafında zamanın durduğu iki alan meydana gelir.

Dönen kara deliklere gelecek olursak gökyüzündeki hemen hemen tüm yıldızlar kendi çevrelerinde dönerler.Yıldızlardan biri çökerek kara delik haline geldiğinde dönme hızı da artmaktadır.Dönen bir kara delik ,çevresindeki uzay- zamanı da sürükler.Dönen kara deliklerin bu özelliklerini Yeni Zelandalı matematikçi P.Kerr (1934-) yazdığı denklemlerle kanıtlamıştır.Dönen kara deliklere adına ithafla "Kerr kara delikleri" denmektedir.Bu kara deliklerde aynen elektrik yüklü kara deliklerde olduğu gibi iki olay ufku mevcuttur.Deliğin dönme hızının artması iç olay ufkunu genişletirken dış olay ufkunu daraltır.

Durağan yada elektrik yüklü bir kara delikte ,deliğin merkezine giden bir astronot sonsuz eğilmiş uzay-zaman tarafından parçalanır.Ancak dönen bir kara delikte eğilmiş uzay-zaman’dan etkilenmeden halka tekilliğinin içinden çekim kuvvetinin itici olduğu anti-uzaya girilir.Bu uzayda elma yere değil yukarı doğru düşmektedir.Kara delikleri geometrik düşüncelerden yola çıkarak açıklamak bir takım şaşırtıcı sonuçlara varılmasına da neden olur.Örneğin durağan bir kara deliğe düşen bir astronot,tam olarak olay ufkuna tekrar geri döndüğünde matematiksel olarak kendisiyle karşılaşır.

Uzun yıllar fizikçiler uzay-zaman eğrilmesinin olası sonuçları üzerine teoriler ürettiler 1930’larda Einstein ve N.Rosen kuramsal olarak bu eğilmenin yıldız kara delik haline geldiğinde maksimum olması gerektiğini buldular.Einstein-Rosen köprüsü olarak bilinen bu kurama göre bu eğriliğin açıldığı ikinci evren,bizim evrenimizin uzak bir köşesidir.Uzayın düzlem olduğu kabul edilirse bu durumda oluşan delik elmanın içinde ki bir kurdun yolunu andırır.Evrenimizde sayısız kara delik olduğuna göre uzay o zaman birbiri içine geçmiş tünellerden oluşmaktadır.Genel görelilik kuramını temel alan bu kuram ilerleyen senelerde bazı fizikçiler tarafından daha da ileriye götürülerek kurt deliklerinin(wormhole) sadece evrenler arası geçişte değil, ileride zaman düzlemleri arasında geçiş yapmakta kullanılabileceği şeklinde geliştirilmiştir.Halen fizikçiler arasında tartışıla gelen ,kiminin hararetle savunduğu,kimininse karşı çıktığı hayal gücümüzü zorlayan bu savları tarihsel bir perspektifle ele alalım.

Çoğumuz zamanı evrenin dördüncü boyutu olarak ortaya koyan kişinin Einstein olduğunu düşünürüz.Bu matematiksel ispat söz konusu olduğunda doğru olsa da sezgisel anlamda Einstein’i önceleyen H.G.Wells(1866-1946) isimli İngiliz bir yazardır.Bundan tam yüz on yıl önce 1895 yılında "Zaman Makinesi-The Time Machine" isimli romanı yayınlanan yazar, zaman kavramının evrenin bilinen üç boyutuna ilave diğer bir boyut olduğunu öne sürmüştür.

Oxford üniversitesinden Roger Penrose (1931-) durağan bir kara delik tarafından yutulan bir kütlenin uzay-zamanın mevcut olmadığı ve maddenin belirsiz bir yoğunluğa doğru çöktüğü tekilliğe doğru çekilerek ortadan kalkacağını göstermiş olsa da biraz önce yukarıda bahsettiğimiz gibi P.Kerr adlı matematikçi kuramsal olarak dönen kara deliklerin içinden bir halka gibi bir başka evren veya zamana geçilebileceğini öne sürmüştür.Bu savlar halen fizikçiler arasında tartışılmakta,kimisi bunun sadece kuramsal olarak mümkün olduğunu,pratikte uygulanamayacağını,kimileri de geleceğe gidilebilse bile geçmişe dönülemeyeceğini iddia etmektedirler.

1985 yılı yazında tanınmış astronom Carl Sagan "Temas-Contact" adlı romanını yazarken,romandaki kahramanları bir kara delik aracılığıyla dünya üzerinde bir noktadan Vega yıldızı yakınlarında bir yere götürmekteydi.Bu kitabı yazarken fiziğin kabul edilen kurallarının dışına çıktığını bilse de hikayenin teorik açıdan mümkün olduğunca bilimsel bir temele oturtulabilmesi için tanınmış kütle çekim teorisyeni ve astrofizik kuramcısı Kip Thorne’dan kitabı incelemesini istedi.Kip Thorne öğrencileri Ulvi Yurtsever ve Michael Morris ile beraber Einstein’ın genel görelilik teorisinde ki eşitlikler doğrultusunda gerçekten de zaman ve uzayda böylesi bir kurt deliği aracılığı ile seyahatin teorik olarak imkansız olmadığını kanıtladılar ve böylece kitapta gerekli bazı değişiklikleri Carl Sagan seve seve kabullendi.Kitap 1986 yılında yayınlandı ve doğal olarak okuyanların pek azı kitapta anlatılanların ne kadar sağlam matematik temelleri olduğunun farkına vardı.



Bu ilginç olaydan sonra bu konudaki çalışmalar tüm dünyada yeniden bir ivme kazanmıştır..Fizikçilerin üzerinde durdukları mesele ,şu an hayali bile zor olan bir kurt deliğini başından yapılandırmak değil, uzayda mevcut olanların böylesi bir uzay-zaman yolculuğunu olanaklı kılacak biçimde nasıl amaçlarımıza hizmet edecek şekle dönüştürülebileceği meselesidir.Zamanda yolculuk düşüncesine karşı çıkanlar artık klasikleşmiş dede-torun önermesini ileri sürmektedirler.Bu önermeye göre eğer zamanda seyahat mümkün olsa ve kişi geçmişine giderek kendi öz dedesinin ölümüne sebep olsa, o zaman doğması nasıl mümkün olacaktır demektedirler.Bunun cevabını ise kuantum fiziğinin çoklu evrenler savını kabul edenler vermektedirler(Bkz.Syf 5 –Hugh Everett).Bunlara göre evrende bütün alternatifler birbirine karışmayan farklı düzlemlerde mevcuttur ve bir ağacın sonsuzluğa uzanan dalları gibi bütün olasılıklar farklı evrenlerde yaşamaktadır.Kişi geçmişe giderek dedesini öldürse bile bu durum farklı bir alternatif olarak bağımsız bir evrende ağacın bir başka kolu olarak zaman içinde hayatına ve akışına devam edecektir.Kuantum fiziğinin bir yorumu olan bu kuram "Çoklu Evrenler" kuramı olarak bilinmektedir.

SONUÇ :

Kişisel olarak inancım bizler ve hatta belki torunlarımızın torunları bile göremeyecek olsa da ışınlama ve zaman yolculuğunun gerçekleşmesi belirsiz bir gelecekte bir gün mutlaka insanlık tarihinde yerini alacaktır.

Fransız yazar Jules Verne(1825-1905) 1865 senesinde "Aya seyahat" romanını yazdığında ,kitabını hiçbir matematik kuramına dayandırmadığı halde bu hayal 1969 senesinde gerçek oldu.İnsanlık bütün büyük projelerini hayal gücü ,inanç ve çalışma sayesinde gerçekleştirmiştir ve gerçekleştirmeye de devam edecektir.

Dünya üzerinde bugüne kadar yaşanan iç savaşlar,dış savaşlar,iktidar kavgaları vs çoğunun temel nedenlerine baktığımızda özellikle iç savaşlar ve reform çatışmalarında nedenlerden birinin insanların teknoloji ve bilim gelişirken onu izlememesi ve somut bulgularla gelen bilim ve teknoloji,son derece hızlı bir şekilde dinamik toplumun alt yapısını değiştirdiğinde kendilerini buna gereken hızla adapte edememeleri olduğunu görürüz.Savaşın ve çatışmanın doğası ne olursa olsun doğal seleksiyon ,yeni şartlara ayak uyduramayanı tarihten siler,doğada olduğu gibi neslini tüketir.

Biz göremeyecek olsak da bu projeler gerçeklik kazandığında insanlar bundan nasıl etkilenecek ? Denizcilik sektöründen örnek verecek olursak, kendi göreceli çalışma hayatımızda 1980’li yıllardan bu yana 35 kişinin bir arada çalıştığı gemilerden günümüzün

12 kişilik konteyner gemilerini gören bizler bu gelişmelerden fayda mı ,zarar mı göreceğiz.? Üstelik bu projeler gerçekleşmeden önce halen sanayinin bir çok dalında başarıyla kullanılan robot teknolojisinin, yakın bir gelecekte akıllı robotları devreye sokacağı gün gibi ortadayken.

Diyelim ki dünyada mevcut altı milyar insanın üç milyarı aktif üretim yapıyorsa ve gelişen teknolojiyle yakın gelecekte bu sayı bir milyara inerse ne olacak ? Sistem buna ne gibi bir çözüm bulacak ? Zengin batı ülkelerinde olduğu gibi insanlığı kapsayan bir tür işsizlik sigortası mı devreye girecek ? Girse bile bu sistemi bütün dünyada sadece bir azınlık olarak iş imkanı bulabilen kesim mi finanse edecek ? Nasıl olacak ?

Bütün bu düşünceler ilk başta bizi ne kadar ürkütse de sanırım sonunda yine bilim bize doğru yolu gösterecek.Durum öyle gösteriyor ki dünya üzerinde ki bir çok ülke arasındaki (Örneğin Sudan ve ABD’yi gözünüzün önüne getirin) insanın içini acıtan,milyonlarcasını açlıktan ölmeye mahkum eden gelir uçurumu,kaynakların ve zenginliklerin dağılımındaki eşitsizlik,bu kadar açlık ve yoksulluk varken süre giden silahlanma çılgınlığı vs bütün bunlar gün geçtikçe insanlığın vicdanına daha da çok batıyor olacak ve sonunda dünyadaki mevcut tüm kaynakların ve servetin ,dünyayı oluşturan tüm insanların ortak değeri olduğu anlayışına bizi götürecek.

Eğer insanlık bu düşünceye varmakta gereğinden fazla gecikirse dünyayı bir kaosun beklediğini söyleyebiliriz

İnsanların coğrafyalar ne kadar uzak olursa olsun kardeş,akraba olduğunu unutmamalıyız.

Tüm insanlığın ne kadar yakın akraba olduğunu vurgulamak için Adem ve Havva’yı hatırlatmamıza konu bilimle ilgili olduğu için karşı çıkacaklar olabilir.Peki o zaman insanlığın yaşadığı buzul çağlarından birinde tüm insanlığın nüfusunun yaklaşık iki bin insana kadar düştüğünü ve şu anda dünyada yaşayan takribi altı milyar insanın bu iki bin insandan

gelmekte olduğunu hatırlatsam ne dersiniz ?

Görelilik kavramı

Görelilik kavramı

 

Görelilik Kavramı Üzerine



Görelilik (izafiyet, rölativite) konusundaki terim karışıklıkları devam etmektedir. Görelilik deyip başka bir şey söylememek bir anlam ifade etmez. Aslında her şeyden önce görelilik ilkesi ile görelilik kuramı arasında bir ayrım yapmak gerekir.

Görelilik ilkesi bir değişmezlik ilkesidir. Yani fizik yasalarının alabileceği biçime kısıtlamalar getiren çok genel bir ifadedir. Buna göre, görelilik ilkesi fizik yasalarının belli bir koordinat sisteminde veya birincisine göre hareket eden başka bir koordinat sistemine göre aynı biçimi korumalarını sağlar. Daha bilimsel bir ifadeyle söylemek gerekirse, fizik yasalarının bir birine göre hareket halinde olan iki referans sisteminde aynı biçimi korumaları gerekir denilebilir. Gerçekte değişmez olanı, söz konusu fiziksel büyüklüklerin kendi değil (bu büyüklükler, elbette farklı sistemler içinde farklı değerlerde olacaktır), bu büyüklükler arasındaki ilişkiler olduğunu özellikle vurgulayalım. Görelilik ilkesi, tıpkı diğer bütün değişmezlik ilkelerinde olduğu gibi bir çeşit üst yasa olarak tanımlanabilir. İkinci referans sisteminin birinciye göre hareketinin düzgün öteleme veya herhangi bir başka hareket biçimi olmasına bağlı olarak özel görelilik ilkesinden veya genel görelilik ilkesinden söz edilir.

Görelilik Kuramı dendiğinde en geniş anlamıyla, bir görelilik ilkesini (özel veya genel) sağlayan kuram anlaşılır. "Görelilik kuramı" ise, her kuramın genel çerçevesini oluşturan uzay ve zamanı, ilgili görelilik ilkesini sağlayacak tarzda ele alan ve olguları veya yapıları buna dayanarak açıklayan bir fizik kuramları kümesi için kullanılır. Dolayısıyla genel görelilik kuramı, genel görelilik ilkesini zorunlu kıldığı uzay-zaman yapısını tanımlar.

Özel görelilik ilkesini sağlayan görelilik kuramlarından bir hareket kuramı olan Galilei Newton kuramıyla, Einstein'ın 1905 yılında geliştirdiği özel görelilik kuramını birbirinden ayırmak gerekir. Einstein'ın kuramı birinci kuramın,hem hareket yasaları hem de elektromanyetizma yasalarının (yani ışığa ilişkin yasaların) görelilik ilkesini sağlayacak biçimde genelleştirilmiş halidir. Bu çalışmanın Einstein'ı nasıl uzay ve zaman hakkındaki kavramlarımızda bazı değişiklikler yapmaya yönelttiğini göreceğiz..

Bu değişikliklerse "sağduyu" yardımı ile belirlenen "doğal" fikirlerle çoğu defa çelişir. Ve sonuç olarak "görelilik" sözcüğünün yanlış bir seçim olduğu söylenebilir çünkü görelilik kuramının temel hedefi değişmez, yani göreli olmayan büyüklüklerin belirlenmesine yöneliktir.

İkizler Paradoksu

UZAY YOLCULUĞU İNSANI YAŞLANDIRIR MI? İŞTE SİZE UZAY-ZAMAN MUCİZESİNİN KURBANI OLAN İKİZLERİN HİKAYESİ


Einstein, mekanikle elektromanyetizmayı birleşik bir kuram haline getirirken, uzay ve zaman üzerindeki düşüncelerimizde köklü değişiklikler yapmak zorunda kaldı. Özellikle de, iki olayı ayıran zamanın, ancak bu olayların gerçekleştiği referans sistemi içinde ölçülmesi durumunda anlamı olabileceğini gösterdi. Bir başka referans sisteminden bakıldığında, iki olayı ayıran zaman aralığının görünürde uzun olduğunu ve bu sürenin, referans sistemlerinden birinin hızının diğerininkine göre ne kadar fazla olursa o kadar uzun olacağını ortaya koydu. P. Langevin'in ikizler paradoksu bunun daha iyi anlaşılmasını sağlar.

İkiz kardeşleri ele alalım. Biri gezegenler arası bir gezi için füzeyle yola çıkar; ikincisi yeryüzünde kalır. Dünya'da kalan kardeş için, çok büyük bir hızla hareket eden diğer kardeşin kalbi kendi kalbine göre daha yavaş atıyor gibi gözükmektedir. Birinci kardeş Dünya'ya döndüğünde ikinciden daha genç olacaktır. Ama olay ikinci kardeş açısından incelendiğinde, füzede bulanana göre sonuç farklı olacaktır. Onun için dünyada kalan hareket halindedir; ve bu durumda Dünya'da kalanın kalbinin kendi kalbine göre daha yavaş çarptığını görecektir ve karşılaştıklarında birinci ikiz, ikinci ikizin daha genç kaldığı izlenimini edinecektir. Peki kim haklıdır? İkiside değil... İşte bu soruna ancak Genel Görelilik Kuramı açıklık getirecektir...

Genel Görelilik Kuramı

1916 YILINDA EINSTEIN TARAFINDAN AÇIKLANAN GENEL GÖRELİLİK KURAMIYLA UZAY VE UZAYDAKİ CİSİMLER ARASINDAKİ İLİŞKİ KÖKLÜ BİR DEĞİŞİKLİĞE UĞRADI.
İkizler paradoksundaki asıl problem, füzeyle giden ikizin belirli bir anda geri dönmüş olduğunun unutulmuş olmasıdır; zira ikizler tekrar Dünya'da buluşmuşlardır, oysa geri dönmek yavaşlamayı ve/veya yön değiştirmeyi gerektirir; demek ki füzedeki ikiz her zaman düzgün doğrusal hareket (DDH) yapmamış, yönünü değiştirmiştir. Daha önce de belirtildiği gibi Einsteni'in özel görelilik kuramının sonuçları ancak birbirlerine göre herhangi bir bağıl ivmesi olmayan düzgün öteleme durumundaki sistemler için geçerlidir. Demek ki bir paradokstan çok bir mantık hatası söz konusudur.

Birbirlerine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemlerine uygulanan bu özel kuram, 1910'lı yıllarda Albert Einstein'ın zihnini meşgul ediyordu. Mantıksal olarak doğa yasalarının, bunları betimlemek için seçilen bakış açısı ne olursa olsun her zaman aynı olması gerekiyordu. Bu yasaların yalnızca birbirine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemleri için değişmez olduğunu söylemek de keyfi bir yaklaşım gibi görünüyordu. Görelilik kuramını genelleştirmek mümkün olamaz mıydı?

Einstein'ın zihnini meşgul eden bir başka sorun daha vardı. Henüz açıklanmamış olsa bile, Newton'dan bu yana cismin harekete karşı koyan eylemsizlik kütlesiyle başka cisimlerce çekilmesini sağlayan kütleçekimsel kütlesinin aynı olduğu biliniyordu. Bu sorun güncelliğini hâla korumaktadır ve bu eşitliğin doğrulanmasına yönelik yüksek duyarlıklı deneyler yapılmaktadır.

İşte bu sorunu araştıran Albert Einstein, kendisinin de dediği gibi hayatın en mutlu düşüncesi'ni buldu. Madem ki çekim kütlesiyle eylemsizlik kütlesi eşitti, bu durum eylemsizlikle kütle çekiminin iki ayrı bakış açısından yorumlanan bir ve aynı olgu olduğunu kanıtlamaz mıydı? Bu temel üzerine Einstein, uzay ve zaman kavramlarımızı bir defa daha değiştirmemize yol açacak karmaşık bir matematiksel kuram geliştirdi: Uzay, üzerinde cisimlerin herhangi bir etkide bulunmadığı boş bir toplanma mekanı değildi; kütlelerin etkisiyle değişikliğe uğruyordu. Her cisim bir çeşit uzay-zaman oyuğu içinde yuvalanıyordu ve bu, cismin kütlesi arttıkça daha belirgin bir hale geliyordu.

Bugüne kadar genel göreliliğin geçerliliği deneysel olarak hiçbir şekilde olumsuzlanamamıştır. Dahası ikili pulsarlar ve kara delikler gibi bazı gök cisimlerinin incelenmesi genel görelilik kuramına giderek daha fazla haklılık kazandırmaktadır

uzay zaman ve hareket

uzay zaman ve hareket

 

İki bin yıl önce, Öklid geometrisinin evrenin yasalarını bütünüyle kapsadığı düşünülürdü. Söylenecek daha fazla bir şey yoktu. Her dönemin yanılsamasıdır bu. Newton’un ölümünden epey sonra, bilimciler onun doğa yasaları hakkında son sözü söylemiş olduğunu düşünüyorlardı. Laplace, yalnızca bir evrenin bulunduğundan ve onun da tüm yasalarını keşfetme bahtiyarlığına Newton’un eriştiğinden yakınıyordu. Newton’a ait ışığın parçacık teorisi, iki yüz yıl boyunca, Hollandalı fizikçi Huygens’in ışığın bir dalga olduğunu savunan teorisi karşısında genel kabul gördü. Daha sonra parçacık teorisi, J. B. L. Foucault’nun sonradan deneysel olarak doğrulayacağı bir dalga teorisi ortaya atan Fransız A. J. Fresnel tarafından yadsındı. Newton, boş uzayda saniyede 186.000 mil hızla ilerleyen ışığın, suda daha hızlı hareket edeceğini öngörmüştü. Dalga teorisinin savunucularıysa daha düşük bir hız bekliyorlardı ve haklı oldukları görüldü.

Bununla birlikte dalga teorisinin büyük atılımı 19. yüzyılın ikinci yarısında seçkin İskoç bilimci James Clerk Maxwell tarafından gerçekleştirildi. Maxwell ilkin kendisini Michael Faraday’ın deneysel çalışmalarına dayandırdı. Faraday, elektromanyetik indüksiyonu keşfetmiş ve dünyanın uçlarına kadar uzanan görülmez kuvvetler barındıran iki kutbuyla, yani kuzey ve güney kutuplarıyla mıknatısın özeliklerini incelemişti. Maxwell bu deneysel keşifleri matematiğe aktararak onlara evrensel bir biçim verdi. Çalışmaları, daha sonraları Einstein’ın kendi genel görelilik kuramını dayandıracağı alan kavramının keşfedilmesine yol açtı. Kuşaklar, kendilerinden öncekilerin omuzları üstünde yükselir, önceki keşifleri hem korur hem de geçersiz kılar, bu keşifleri sürekli bir biçimde derinleştirir ve onlara daha genel bir biçim ve içerik kazandırırlar.

Maxwell’in ölümünden yedi yıl sonra Hertz, Maxwell’in öngördüğü elektromanyetik dalgaları ilk kez saptadı. Newton’dan bu yana hüküm süren parçacık teorisi, Maxwell’in elektromanyetiği tarafından yok edilmiş gibi görünüyordu. Bir kez daha bilimciler her şeyi açıklayabilecek bir teoriye sahip olduklarına kendilerini inandırdılar. Açıklığa kavuşturulması gereken sadece birkaç sorun vardı, ondan sonra artık evrenin işleyişi hakkında bilinmesi gereken her şeyi gerçekten de biliyorduk. Şüphesiz, sorun çıkaran birkaç uyumsuzluk vardı, ama bunlar gönül rahatlığıyla ihmâl edilebilecek küçük ayrıntılar olarak görülüyordu. Ne var ki, birkaç onyıl içerisinde, bu "küçük" uyumsuzlukların tüm yapıyı yerle bir etmeye ve gerçek bir bilimsel devrime yol açmaya yettiği açığa çıktı.

Dalga mı Parçacık mı?

Herkes bir dalganın ne olduğunu bilir. Bu, suyla ilişkili çok genel bir özelliktir. Tıpkı havuzda yüzen bir ördeğin dalgalara yol açabilmesi gibi, yüklü bir parçacık da, meselâ elektron, uzayda hareket ettiğinde bir elektromanyetik dalgaya neden olabilir. Elektronun titreşim hareketleri elektrik ve manyetik alanları uyararak tıpkı havuzdaki dalgalar gibi sürekli olarak yayılan dalgalara sebep olur. Su dalgası ile elektromanyetik dalga arasında temel bir farklılık vardır. Elektromanyetik dalgalar, su dalgaları gibi, yayılabilmek için sürekli bir ortama ihtiyaç duymazlar. Elektromanyetik bir titreşim, maddenin elektriksel yapısı içinde yayılan periyodik bir uyarımdır. Yine de karşılaştırma, konunun netleşmesine yardımcı olabilir.

Bu dalgaları göremiyor oluşumuz, varlıklarının günlük hayatımızda bile saptanamayacağı anlamına gelmez. Işık dalgalarıyla ve radyo dalgalarıyla ve hatta X-ışınlarıyla doğrudan deneyimlerimiz olmuştur. Bunlar arasındaki tek fark frekanslarıdır. Sudaki bir dalganın, dalganın şiddetine bağlı olarak –bir ördeğin neden olduğu dalgacıkları bir sürat teknesinin çıkardığı dalgalarla karşılaştırın– suda yüzen bir cismin az ya da çok hızlı bir biçimde aşağı yukarı inip çıkmasına sebep olacağını biliriz. Benzer biçimde, elektronların titreşimi ışık dalgasının şiddeti ile orantılı olacaktır.

Hertz ve diğerlerinin deneyleri tarafından desteklenen Maxwell denklemleri, ışığın, elektromanyetik karakterli dalgalardan oluştuğu teorisini kanıtlamak için güçlü bir delil sağladı. Ne var ki, yüzyılın dönümüyle birlikte, bu teorinin yanlış olduğunu akla getiren kanıtlar da birikiyordu. 1900 yılında Max Planck, klasik dalga teorisinin pratikte doğrulanmayan öngörülerde bulunduğunu gösterdi. Işığın ayrı ayrı parçacıklar ya da "paketler" (quanta) olarak geldiğini ileri sürdü. Farklı deneylerin farklı şeyleri kanıtlaması, durumu iyice karmaşıklaştırdı. Elektronu bir flüoresan yüzeye çarptırarak ve bunun sonucu ortaya çıkan parıltıları gözleyerek; ya da bir sis odasında* elektronun izlerine bakarak; veya oldukça duyarlı bir fotoğraf filmi üzerinde görülen küçücük noktalardan, elektronun bir parçacık olduğu anlaşılabiliyordu. Ama diğer taraftan, bir levha üzerine iki küçük delik açılıp, bu deliklerin üzerine tek bir kaynaktan çıkan elektronlar gönderilirse, elektronlar bir girişim deseni oluşmasına yol açıyordu ki, bu da bir dalganın varlığını gösteriyordu.

Ne var ki en tuhaf sonuç, tek bir elektronun, arkasında fotoğraf filminin bulunduğu iki yarık içeren bir levha üzerine gönderildiği ünlü çift yarık deneyinden elde edilmişti. Elektron hangi yarıktan geçmişti? Film tabakası üzerindeki girişim deseni apaçık bir çift yarık desenidir. Bu durum ise, elektronun her iki yarıktan da geçip bir girişim deseni oluşturmuş olması gerektiğini kanıtlamaktadır. Tüm sağduyu kurallarına aykırıdır bu, ama çürütülmez bir olgu gibi gözükmektedir. Elektron hem bir parçacık hem de bir dalga olarak davranmaktadır. Aynı anda iki (ya da ikiden de fazla) yerde bulunmaktadır ve aynı anda birkaç hareket durumuna sahiptir!

Banesh Hoffman şu yorumda bulunuyor:

Sanmayın ki, bilimciler bu yeni fikirleri sevinç çığlıklarıyla kabul ettiler. Bu sonuçlardan kaçmaya dönük beyhude çabalar içerisinde her çeşidinden tuzaklar hazırlayarak ve alternatif hipotezler uydurarak ellerinden geldiğince mücadele edip direndiler. Ama 1905 gibi erken bir tarihte ve hatta daha öncesinde bile ışık hususunda göze batan paradokslar olduğu yerde duruyordu ve yeni kuantum mekaniğinin gelişine kadar bu paradoksları çözmek için kimsenin ne cesareti ne de herhangi bir fikri vardı. Yeni fikirler, kabul edilmesi çok güç şeylerdir, çünkü Heisenberg kesinsizlik ilkesine rağmen, bu fikirleri içgüdüsel olarak hâlâ eski moda parçacıkla betimlemeye çabalıyoruz. Elektronu, hareketli ama bir konumu olmayabilen ve bir konumu olan ama hareket ya da eylemsizlik olmayabilen bir şey olarak gözümüzün önüne getirmekten hâlâ çekiniyoruz. [1]

Burada yadsımanın yadsınmasının işlediğini görüyoruz. İlk bakışta, bir kısır döngüdeymişiz gibi görünüyor. Newton’un ışığın parçacık teorisi, Maxwell’in dalga teorisi tarafından yadsındı. Bu da, sırası gelince, Planck ve Einstein tarafından geliştirilen yeni parçacık teorisi tarafından yadsındı. Ama yine de bu, eski Newtoncu teoriye geri dönüş anlamına değil, bilimde gerçek bir devrimi içeren ileriye doğru nitel bir sıçrama anlamına geliyordu. Bilimin tümü dikkatlice elden geçirilmeliydi, Newton’un kütleçekim yasası da dahil.

Bu devrim Maxwell denklemlerini geçersiz kılmaz, bu denklemler muazzam genişlikte bir faaliyet alanında geçerli olmaya hâlâ devam ederler. Bu devrim yalnızca, belli sınırların ötesinde klasik fiziğin düşüncelerinin artık uygulanabilir olmadığını göstermiştir. Atomaltı parçacıklar dünyasının olguları klasik mekaniğin yöntemleriyle anlaşılamaz. Bu noktada kuantum mekaniği ve görelilik devreye girer. Yaşadığımız çağın büyük bölümünde, fiziğe, görelilik teorisi ve kuantum mekaniği hakimdi, ama bunlar, başlangıçta eski fikirlere kopmazcasına sarılan bilimsel kurumlar tarafından derhal reddedilmişlerdi. Burada çok önemli bir ders söz konusudur. Evrene bakışımıza "nihai bir çözüm" dayatmaya dönük her girişim başarısızlığa mahkûmdur.

Kuantum Mekaniği

Kuantum fiziğinin gelişimi, bilimde dev bir ileri adımı, "klasik" fiziğin aptallaştırıcı mekanik determinizmden (Engels’in adlandırdığı şekliyle "metafizik" yöntemden) kesin bir kopuşu temsil etti. Bunun yerine çok daha esnek ve dinamik –yani tek kelimeyle diyalektik– bir doğa görüşüne sahibiz. İlkin küçücük bir ayrıntı, neredeyse bir anekdotmuş gibi görünen kuantumun varlığını Planck’ın keşfetmesiyle birlikte, fiziğin tüm çehresi dönüşüme uğradı. Radyoaktif dönüşüm olgusunu açıklayabilen ve spektroskopinin karmaşık verilerini ayrıntılarıyla analiz edebilen yeni bir bilim söz konusuydu. Bu da doğrudan doğruya yepyeni bir bilimin kurulmasına yol açtı; eskiden çözümsüz kalan sorunları çözme yeteneğindeki teorik kimya. Yeni kalkış noktası benimsenir benimsenmez, genelde bütün bir teorik zorluklar yığını bertaraf ediliyordu. Yeni fizik, atom çekirdeğine hapsolmuş şaşırtıcı kuvvetleri ortaya çıkardı. Bu ise doğrudan doğruya nükleer enerjinin –dünyadaki yaşamın potansiyel imhasına giden yolun– istismarını ya da nükleer füzyonun barışçıl kullanımı sayesinde akla hayale sığmaz, sınırsız bir bolluk ve toplumsal ilerleme manzarasını beraberinde getirdi. Einstein’ın görelilik teorisi, kütle ve enerjinin eşdeğer olduğunu açıklar. Eğer bir cismin kütlesi biliniyorsa, bunu ışık hızının karesiyle çarptığımızda enerji haline gelir.

Einstein, şimdiye dek bir dalga olarak tasavvur edilen ışığın bir parçacık gibi davrandığını gösterdi. Diğer bir deyişle ışık yalnızca maddenin bir başka biçimidir. 1919 yılında, ışığın kütleçekim kuvvetinin etkisiyle büküldüğünün gösterilmesiyle bu kanıtlandı. Daha sonraları Louis de Broglie, parçacıklardan oluştuğu düşünülen maddenin, dalgaların tabiatını andırdığına dikkat çekti. Madde ve enerji arasındaki ayrılık böylece ilk kez ve ebediyen yerle bir edildi. Madde ve enerji ... aynı şeydir. Bilim açısından muazzam bir ilerlemeydi bu. Ve diyalektik materyalizm açısından da madde ve enerji aynı şeydir. Engels, enerjiyi ("hareket"), "maddenin varoluş tarzı, kendi doğasına içkin niteliği" olarak tanımlamıştı.[2]

Parçacık fiziğinde yıllarca hüküm süren tartışma, foton ve elektron gibi atomaltı parçacıkların parçacık mı yoksa dalga mı olduğu sorunu nihayet, atomaltı parçacıkların hem bir parçacık hem de bir dalga gibi davranabileceğini ve davrandığını ortaya koyan kuantum fiziği tarafından çözüme kavuşturuldu. Işık, tıpkı bir dalga gibi, girişim yapar, ama bir ışık fotonu aynı zamanda tıpkı bir parçacık gibi atomdan elektron da söker. Biçimsel mantığın yasalarına aykırıdır bu. "Sağduyu" bir elektronun aynı anda iki yerde birden olabileceğini nasıl kabul edebilir? Ve üstelik de aynı anda inanılmaz hızlarla ve farklı doğrultularda hareket ettiğini? Işığın hem bir dalga hem de bir parçacık olarak davranması katlanılmaz bir çelişki olarak görüldü. Atomaltı dünyanın çelişik olgularını biçimsel mantıkla açıklama teşebbüsleri akılcı düşünüşün hepten terk edilmesine yol açar. Kuantum devrimiyle ilgili bir çalışmasının sonuçlar bölümünde, Banesh Hoffman şunları yazabiliyordu:

O halde, Tanrının olağanüstü güçlerine daha ne kadar şaşıracağız? Yeri ve göğü bir ilk özden öylesine ince bir güzellikle yaratmıştır ki, bununla, beyinleri ve akılları, kendisinin gizemlerine nüfuz etmeleri için ilâhi bir vahiy yeteneğinin ateşiyle donabilmiştir. Salt Bohr ya da Einstein’ın aklı, bizi onun gücü hakkında şoke ediyorsa, onları yaratan Tanrının ihtişamını övmeye nereden başlayabiliriz.[3]

Ne yazık ki istisnai bir örnek değil bu. Bilim hakkında bizzat bilimciler tarafından yazılmış olanları da dahil, modern literatürün büyük bir kısmı böylesi mistik, dini ya da yarı-dini inançlarla tıka basa doludur. Birçok bilimcinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak benimsediği idealist felsefenin doğrudan bir sonucudur bu.

Kuantum mekaniğinin yasaları "sağduyu"ya (yani biçimsel mantığa) meydan okur ama diyalektik materyalizmle tam bir uyum içerisindedir. Meselâ nokta kavramını ele alalım. Tüm geleneksel geometri, daha sonra bir doğru, bir düzlem, bir küp vb. haline gelen bir noktadan türer. Ama daha yakından bir gözlem, noktanın varolmadığını ortaya koyar.

Nokta, uzayın en küçük ifadesi, boyutu olmayan bir şey olarak düşünülür. Gerçekte, böyle bir nokta atomlardan –elektronlar, çekirdek, fotonlar ve daha da küçük parçacıklardan– oluşur. Eninde sonunda, kuantum dalgalarının durmak bilmez girdabında yok olup gider. Ve bu sürecin bir sonu yoktur. Hiçbir sabit "nokta" yoktur. Sözümona gözlenebilir nesnel gerçekliğin "ötesinde" yatan kusursuz "biçimler" bulma uğraşısındaki idealistlere verilecek son yanıt budur. Bilim-kurgunun en inanılmaz serüvenlerinden biçim ve süreçlerin biteviye çeşitliliği itibariyle çok daha harikulade olan yegâne "nihai gerçeklik", sonsuz, ebedi ve her an değişen nesnel evrendir. Sabit ve değişmez bir konumdan –bir "nokta"– ziyade, bir sürece, asla sonlanmayan bir akışa sahibiz. Buna, bir başlangıç ya da bir son biçiminde bir sınır dayatma girişimlerinin tümü kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrayacaktır.

Maddenin Yok Oluşu mu?

Göreliliğin keşfedilmesinden uzun zaman önce, bilim iki temel ilke keşfetmişti; enerjinin korunumu ve kütle korunumu. Bunların ilki 17. yüzyılda Leibniz tarafından ayrıntılı olarak incelenmiş ve ardından 19. yüzyılda bir mekanik ilkesinin doğal sonucu olarak geliştirilmişti. Çok daha önceleri, ilk insanlar, sürtme yardımıyla ateş yaktıklarında ve böylelikle de verili bir enerji miktarını (iş) ısıya dönüştürdüklerinde, işin ve ısının eşdeğerliliği ilkesini pratik olarak keşfetmişlerdi. Bu yüzyılın başlarında, kütlenin enerji biçimlerinden sadece biri olduğu keşfedilmişti. Bir madde parçacığı oldukça yüksek düzeyde yoğunlaşmış ve lokalize olmuş enerjiden başka bir şey değildir. Bir parçacıkta yoğunlaşan enerji miktarı onun kütlesiyle orantılıdır ve toplam enerji miktarı her zaman sabit kalır. Bir çeşit enerjinin kaybı, bir başka çeşit enerjinin kazanılmasıyla telâfi edilir. Enerji sürekli olarak biçimini değiştirirken yine de her zaman aynı kalır.

Einstein, bizzat kütlenin şaşılacak miktarda bir enerji barındırdığını kanıtlamakla bir devrim gerçekleştirmişti. Kütle ve enerjinin eşdeğerliği E = mc2 formülüyle ifade edilir, burada m kütle, c ışık hızı (yaklaşık olarak saniyede 300.000 km) ve E de durgun cismin barındırdığı enerjidir. m kütlesinde içerilen enerji, ışığın muazzam hızının karesiyle bu kütlenin çarpımına eşittir. Kütle bu nedenle enerjinin oldukça yoğunlaşmış bir biçimidir, bu enerjinin gücü hakkında şu gerçek bizlere bir fikir verebilir; bir atom bombasının patlamasıyla açığa çıkan enerji, enerjiye dönüşen kütlenin binde birinden daha azdır. Normalde, madde içinde hapsolmuş bu muazzam enerji kendini dışa vurmaz ve bu nedenle de göze çarpmaz. Ama atom çekirdeğinin içindeki süreçler belli bir kritik noktaya ulaşırsa, bu enerjinin bir kısmı, kinetik enerji olarak dışarı salınır.

Kütle, yalnızca bir enerji biçimi olduğundan, madde ve enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir. Diğer taraftan enerji biçimleri son derece çeşitlidir. Örneğin, güneşteki protonlar bir helyum çekirdeği oluşturmak üzere birleştiklerinde nükleer enerji ortaya çıkar. Bu enerji, ilkin, çekirdek hareketinin kinetik enerjisi olarak görünür, ki bu da güneşten gelen ısı enerjisine katkıda bulunur. Bu enerjinin bir kısmı elektromanyetik enerji parçacıkları içeren fotonlar biçiminde güneşten yayılır. Bu enerji sırası geldiğinde, fotosentez süreci tarafından, bitkilerde depolanan kimyasal enerjiye dönüştürülür. Bu kimyasal enerjiyse, kaslar, kan dolaşımı, beyin vb. için gereken enerji ve sıcaklığı sağlamak üzere, insanlar tarafından bitkilerin ya da bitkileri yiyen hayvanların yenmesiyle edinilir.

Klasik fiziğin yasaları genellikle atomaltı düzeydeki süreçlere uygulanamaz. Ne var ki, doğada istisna kabul etmeyen bir yasa da mevcuttur; enerjinin korunumu yasası. Fizikçiler, ne bir pozitif yükün ne de bir negatif yükün hiçlikten oluşturulamayacağını bilirler. Bu olgu elektriksel yükün korunumu yasasıyla ifade edilir. Böylece, bir beta parçacığı üretme sürecinde, (yüksüz olan) nötronun ortadan kaybolması zıt yüklü bir parçacık çiftinin ortaya çıkmasına yol açar; pozitif yüklü bir proton ve negatif yüklü bir elektron. Birlikte ele alındıklarında bu yeni iki parçacık sıfıra eşit olan bir toplam yüke sahiptirler.

Eğer bunun tam tersi olan süreci ele alırsak, bir proton, bir pozitron salarak bir nötrona dönüştüğünde, ilk parçacığın (protonun) yükü pozitiftir ve sonuçta ortaya çıkan parçacık çiftinin (nötron ve pozitronun) toplam yükü yine pozitiftir. Tüm bu sayısız dönüşümlerde, elektriksel yükün korunumu yasası sıkı bir şekilde yürürlüktedir, tıpkı tüm diğer korunum yasaları gibi. Enerjinin küçücük bir miktarı bile ne yaratılmış ne de yok edilmiştir. Böyle bir olgu asla gerçekleşmeyecektir de.

Bir elektron ve onun anti-parçacığı olan pozitron birbirlerini yok ettiklerinde, kütleleri "yok olur", yani kütleleri, zıt yönlerde hareket eden iki ışık-parçacığına (fotona) dönüşür. Ne var ki, bu fotonlar da kendisinden çıktıkları parçacıklar kadar bir enerji toplamına sahiptirler. Kütle-enerjisi, lineer momentum ve elektriksel yük, hepsi korunurlar. Bu olgunun imha olma anlamındaki yok oluşla hiçbir ortak tarafı yoktur. Diyalektik olarak, elektron ve pozitron yadsınmış ve aynı zamanda korunmuştur. Madde ve enerji (ki aynı şeyi söylemenin yalnızca iki biçimidirler) ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, yalnızca dönüştürülebilirler.

Diyalektik materyalizm açısından madde, bize duyu-algı içinde sunulan nesnel gerçekliktir. Yalnızca "katı" nesneleri değil, ışığı da içerir. Fotonlar da elektronlar ya da pozitronlar kadar maddedirler. Kütle sürekli olarak enerjiye (ışık fotonları da dahil) dönüşmektedir ve enerji de kütleye. Bir pozitron ve elektronun "imha oluşları" bir foton çifti üretir, ama aynı zamanda zıt süreci de görürüz: İki foton karşılaştığında, fotonların yeterli enerjiye sahip olması koşuluyla, bir elektron ve pozitron oluşturulabilir. Bu olgu bazen "hiçlikten" madde yaratımı olarak sunulur. Durum hiç de bu değildir. Burada gördüğümüz, bir şeyin yok oluşu ya da yaratılışı değil, maddenin enerjiye –ve tersi– sürekli dönüşümüdür. Bir foton atoma çarptığında, bir foton olarak varlığı sona erer. Ortadan kaybolur, ama atomda bir değişikliğe neden olur; atomun elektronlarından biri, bir orbitalden daha yüksek enerjili bir orbitale sıçrayıverir. Yine burada zıt süreç de gerçekleşir. Bir elektron yüksek enerjili bir orbitalden daha düşük enerjili bir orbitale düştüğünde bir foton çıkar.

Atomaltı düzeydeki dünyayı betimleyen sürekli değişim süreci, diyalektiğin yalnızca aklın öznel bir yaratısı olmayıp, gerçekte doğada gerçekleşen nesnel süreçlere dayandığının çarpıcı bir doğrulanışıdır. Bu süreç kesintisiz bir biçimde tüm ebediliğiyle süregelmiştir. Maddenin yok edilemez oluşunun –yani kimilerinin kanıtlanmak istedikleri şeyin tam tersinin– somut bir ispatıdır.

"Maddenin Tuğlaları"?

Asırlardır bilimciler boş yere "maddenin tuğlaları"nı –nihai, en küçük parçacığı– bulmaya çabaladılar. Yüz yıl önce, aradıkları şeyi atomda (Yunanca’da "bölünemez" anlamına gelir) bulduklarını düşündüler. Atomaltı parçacıkların keşfi, fizikçileri maddenin yapısının daha da derinlerine inmek zorunda bıraktı. 1928’le birlikte bilimciler en küçük parçacıkları –protonlar, elektronlar ve fotonlar– keşfettiklerini sandılar. Tüm maddi dünyanın bu üç parçacıktan inşa edildiği farz edildi. Hemen ardından bu görüş, nötronun, pozitronun, döteronun ve giderek küçülen kısa ömürlü varoluşlarıyla daha da ufalan bir parçacıklar yığınının –nötrinolar, pi-mesonlar, mü-mesonlar, k-mesonlar ve diğerleri– keşfedilmesiyle tuzla buz edildi. Bu parçacıklardan bazılarının yaşam süresi o kadar küçüktü ki –bir saniyenin milyarda biri kadar– "zımni parçacıklar" olarak tanımlanmışlardı; bunlar kuantum çağından önce kesinlikle tasavvur edilemez şeylerdi.

Tauon, yalnızca bir saniyenin trilyonda biri kadar bir süre boyunca varolur ve ardından önce bir müona ve sonra da bir elektrona bozunur. Yüksüz pion daha da geçicidir, saniyenin katrilyonda birinden daha kısa bir süre boyunca varolur ve ardından bir çift gama ışını oluşturmak üzere yok olur. Ne var ki bu gama ışınları, bir mikrosaniyenin yüzde biri kadarlık bir ömrü olan diğerleriyle karşılaştırıldığında olgunlaşıp ihtiyarlayacak kadar yaşarlar. Bazıları, yüksüz sigma parçacığı gibi, bir saniyenin yüz trilyonda biri kadarlık bir süreden sonra bozunurlar. 1960’larda, bu bile, varoldukları ancak bozunma ürünlerini açıklama zorunluluğundan yola çıkarak tanımlanabilecek kadar geçici parçacıkların keşfiyle geride bırakıldı. Rezonans parçacıkları olarak bilen bu parçacıkların yarı-ömürleri bir saniyenin birkaç trilyonda biri kadar bir zaman aralığındadır. Ama bu bile hikâyenin sonu değildi.

Daha sonraları yüz elliden fazla yeni parçacık keşfedildi ve bunlar hadronlar olarak adlandırıldı. Durum son derece karışık bir hale geliyordu. Amerikalı fizikçi Dr. Murray Gell-Mann, atomaltı parçacıkların yapısını açıklama çabası içerisinde, bambaşka, çok daha elementer parçacıkları, kuarkları postüla etti ve bu parçacıklar bir kez daha "maddenin nihai yapı taşları" olarak müjdelendiler. Gell-Mann, altı farklı tip kuark olduğunu ve bu kuark ailesinin, leptonlar olarak bilinen daha hafif parçacıklardan oluşan altı üyeli bir aileyle paralellikler taşıdığını teorileştirdi. Artık her maddenin bu on iki parçacıktan oluştuğu farz ediliyordu. Bugüne dek bilimin bildiği bu en temel madde biçimleri bile karşıtların birliği diyalektik yasası gereğince tüm doğada gözlemlediğimiz aynı çelişik niteliklere sahiptirler. Kuarklar da çiftler halinde bulunurlar ve pozitif ve negatif yüke sahiptirler, her ne kadar bu yükler alışılmamış bir şekilde kesirlerle ifade edilseler de.

Deneylerin maddenin bir sınırı olmadığını göstermesine rağmen, bilimciler halen "maddenin tuğlaları"nı boş yere araştırmakta ısrar ediyorlar. Bu tip ifadelerin, gazetecilerin ve kendi reklâmlarını yapmak için yanıp tutuşan bazı bilimcilerin sansasyonel uydurmaları olduğu doğrudur, ama daha da küçük ve elementer parçacıklar için yapılan araştırmalar kuşku yok ki doğanın işleyişine dair bilgi dağarcığımızı derinleştirmeye hizmet eden iyi niyetli bilimsel faaliyetlerdir. Bununla birlikte, insan kesinlikle şu izlenimi ediniyor; en azından bu adamların bazıları, bir çeşit nihai gerçeklik düzeyine ulaşmanın mümkün olduğuna, bu düzeyin ötesinde, hiç değilse atomaltı düzeyde, artık keşfedilecek hiçbir şeyin kalmadığına gerçekten de inanmaktalar.

Kuarkın, her maddeyi oluşturduğu söylenen on iki atomaltı "yapı taşı"nın sonuncusu olduğu varsayılıyor. "Heyecan verici olan şey şu ki, bu, bildiğimiz şekliyle ve kozmoloji ve parçacık fiziğinin Standart Modelinde öngörüldüğü gibi, maddenin son parçasıdır, Dr. David Schramm «yap bozun son parçasıdır bu» açıklamasını yapıyor."[4] Yani kuark "nihai parçacık"tır. Temel ve yapısız olduğu iddia edilir. Ama benzer iddialar geçmişte de önce atom için, sonra proton için, vs. dile getirilmişti. Ve aynı şekilde, gelecekte çok daha "temel" madde biçimlerinin keşfedileceğini büyük bir özgüvenle öngörebiliriz. Bugünkü bilgimizin ve bugünkü teknolojinin kuarkların sahip oldukları şeyleri belirlememize izin vermemesi olgusu, bize onların belli bir yapıya sahip olmadıklarını iddia edebilme hakkı vermez. Kuarkların özellikleri hâlâ incelenmeyi bekliyor, ve maddenin sonsuz özelliklerinin daha da derin bir sondajına giden yolu işaret eden, bu analizin başarılamayacağını varsaymak için hiçbir neden yoktur. Bilimin her daim ilerleme yolu bu olmuştur. Bilgiye bir kuşak tarafından dikilen sözümona aşılması imkânsız engeller, bir sonraki kuşak tarafından yerle bir edilir ve asırlar boyu bu böyle devam eder. Geçmiş deneyimlerin tümü bizlere, insanın bilgisinin bu diyalektik ilerleyiş sürecinin evrenin kendisi kadar sonsuz olduğuna inanmamız için her türlü nedeni sunmaktadır

Evren ve geometri

Evren ve geometri

 

Evrenin modern tasarımı 16 ve 17. yüzyıllar içinde şekillenmeğe başladı. Kopernik dünyanın güneş etrafında döndüğünü göstermişti. Bu o çağda büyük gürültü kopmasına neden oldu. Ama belki daha önemli bir katkıyı Galile yaptı. Galile transformasyonu değişik hızlarda hareket eden koordinat eksenlerinde fiziksel kanunların aynı kalacağını gösteriyordu. Daha gündelik deyişle iki güneş sistemi birbirine göre sabit bir hızla hareket ediyorsa, her ikisinde de aynı fizik kanunları geçerli olmaya devam eder. Örneği iki planet yani gezegen olarak da düşünebiliriz. Bu önemli bir adımdı çünkü, günümüz fiziğinin binlerce deneyle ispat ettiği bir gerçeği ilk kez açık biçimde ortaya koyuyordu. Evrenin her yerinde fizik kanunları aynı biçimde işler.

Ancak Galile hız kavramını ortaya atmıştı ve hız kavramsal olarak zaman ve mekan kavramlarını içerir. Bir otomobilin hızını saatte 80 km. olarak tanımlarız. Bu tanım hem zaman (bir saat), hem de uzayda hareket (bir yerden diğerine 80 km. yer değiştirme) kavramlarını içerir. Doğal olarak ilk akla gelen soru şuydu. Evet güneş sistemleri veya gezegenler birbirine göre hareket halinde ama bunların birbirine göre hızlarını neye göre ölçüyoruz? Biri diğerinden daha yavaş diyebilmek için her iki güneş sistemi hızınfn da ortak bir birimle ölçülmesi lazım değil mi?

Bu soruya yanıt 17. yüzyıl sonunda mutlak bir uzay olduğu idi. Bu mutlak uzay hareketsiz olarak yerinde durur ve dümdüzdür. Güneş sistemleri veya planetler bu mutlak uzayda hareket ederler. Benzer biçimde zaman da mutlakdır. Birbirlerine göre hareket etseler de, tüm güneş sistemlerinde zaman aynı sürede akar. Newton ünlü formüllerini böyle bir mutlak uzay ve mutlak zaman tasarımı içinde yapmıştı. Gezegenler Öklidyen yani düz bir düzlemde (tıpkı düz bir kağıt parçası üstünde olduğu) gibi hareket ederler. Ama hareketleri doğrusal değildir ve güneş etrafında düzgün elipsler çizerler çünkü güneş onlar üstünde uzaktan bir güç etkisi yapar ve yörüngelerinin doğru çizgi yerine elips olmasına yol açar.

Ancak ilk bakışta gayet anlaşılabilir gözükse de, bu kavramlarla ilgili bazı paradokslar fizikçileri rahatsız ediyordu. Örneğin güneş gezegenler üstünde o kadar uzaktan nasıl bir güç etkisinde bulunuyor? Bu güç hangi ortamda taşınıyor? 19. yüzyılda buna yanıt olarak ether (eser) teorileri ortaya çıktı. Mutlak uzay gözle görülemiyecek kadar ince ve eser denen bir madde ya da tozla kaplıydı. Bu madde (eser) olduğu yerde sabit duruyor ve gezegenler de bu sabit madde üstünde hareket ediyordu. Bu incecik toz aynı zamanda güneşin gücünü gezegenlere iletmesini sağlayan ortamdı.. Ama bu yanıt gene de birçok fizikçiyi tatmin etmemişti.

Derken 20. yüzyıl başında Michelson deneyi denen bir deney yapıldı. Bu deney ışık hızının tüm koordinat eksenlerinde sabit olduğunu gösteriyordu. Yani gezegenler veya güneş sistemleri birbirlerine göre ne kadar hızlı, hareket ederse etsin, ışık hızının ölçümü her birinde aynı sonucu veriyordu. Bu hem eser teorisiyle, hem de mutlak uzayla çelişen bir görüştü.

Çelişkinin üstünden Einstein'in dehası geldi ve fizikte bugüne dek devanı eden büyük devrim başladı, Einstein'e göre mutlak hız diye bir şey yoktu. Sadece relatif hız vardı. Bir güneş sisteminden bakarak diğerinin hızı ölçülebilir, öteki güneş sisteminden bakarak bu güneş sisteminin hızı ölçülebilir.. Ama her iki güneş sisteminin hızını ölçebildiğimiz mutlak bir uzay yoktur. Ya da Einstein'in kendi deyişiyle evrende tercih edilmiş bir koordinat ekseni yani mutlak uzay yoktur. Mutlak uzay sadece bizim kafamızın yarattığı bir mittir. Böylece relativite kavramı doğmuş oluyordu.

Einstein'in vardığı sonuç olağanüstüydü. Çünkü bunun doğal uzantısı mutlak bir zamanın da olmadığıydı. Yani zaman da uzay gibi relatifdi. Einstein Galiledeki temel kavramı korumuştu yani birbirine göre ne kadar hızlı hareket ederde etsin tüm güneş sistemlerinde fizik kanunları aynı biçimde işler, Bu temel fizik kanunlarının evrensel olduğunu ortaya koyuyordu ama bu evrenselliğin sağlanabilmesi için alışık olduğumuz düşüncelerde ciddi bir reform gerekiyordu. Eğer bir güneş sistemi veya bir uzay gemisi bizim güneş sistemine göre çok daha hızlı hareket ediyorsa, kendi güneş sistemimizden yapılacak ölçümler sonunda, hızlı hareket eden sistemde mesafelerin kısaldığını ve zamanın yavaşladığını görebiliriz.

Bunun ne demek olduğunu biraz daha inceliyelim. Uzaya, ışık hızına yakın hızla hareket eden bir uzay aracı fırlattığımızı varsayalım. Bizim kendi sistemimizin saatlerine göre atılıştan sonra, 70 yıl geçmiş olsun. Geminin atılışında bebek, olan biri şimdi yaşlı bir adamdır. Öte yandan uzay gemisinde de görünüşte olağanüstü bir şey olmaz. Orada da saatler bildiğimiz gibi çalışmaktadır, içindeki astronotlar normal süreç içinde yaşlanmaktadır. Fizik kanunlarının ve dolayısıyla fizik kanunların uzantısı olan. biyolojik kanunların tüm sistemlerde aynı biçimde işlediğini hatırlatayım,. Yani uzay gemilisinde de yıllar geçmekte, insanlar yaşlanmakta ve arada bazıları ölmektedir. Uzay gemisi saatlerine göre aradan. 70 yıl geçmiştir. Eğer dünya ile hiçbir bağlantıları yoksa astronotlar hiçbir olağandışı şey görmeyeceklerdir. Gemide saatler dünyada olduğu şekilde çalışmaya devam ediyor gözükmektedir. Büyük sürpriz astronotları dünyaya döndüklerinde beklemektedir. Çünkü kendi ölçeklerine göre 70 yıl geçtiğini (haklı olarak) sanmalarına karşın, dünyada 70 değil 200 yıl geçtiği gerçeği ile karşı karşıya geleceklerdir. Hiç farkında olmamalarına karşın saatler sahip oldukları büyük hız dolayısıyla dünyadakinden çok daha yavaş çalışmıştır.

Peki iki zamandan hangisi doğrudur? Yetmiş yıl mı, iki yüz yıl mı? Gerçekte ne biri, ne de öteki ya da her ikisi birden. Birini diğerine göre daha. doğru diye niteliyemeyiz çünkü yukarıda da değindiğim gibi evrende tercih edilmiş bir nokta, ya da sistem yoktur. Bu anlamda da zaman relatifdir.

Einstein'in. zamana, getirdiği bu inanılmaz yorum (ki daha sonra pek çok deneyle doğrulandı), alışık olduğumuz kavramlarda çok ciddi bir reformu gerektiriyordu. Bu aynı zamanda fizikçinin dünyası ile gündelik dünyanın da ayrışmaya başladığı noktayı belirler.. Çoğumuz eski mutlak zaman kavramına yani. ne olursa olsun zamanın aynı hızda aktığı düşüncesine hâlâ bağlıyız. Ama fizikçinin dünyası bunu redettiği gibi zamana apayrı bir yorum da getirir. Einstein'a göre zaman, ve mekan ayrılığı da suni ve bizim kafamızın yarattığı bir kavramdır. Gerçekte uzayın üç boyutu ile zaman birbirinden ancak suni biçimde ayrılabilen. tek bir bütün yani dört boyutlu bir uzay-zaman sürekliliği oluşturur. Gündelik hayatımızda biz mekanın üç boyutlu olması kavramına alışığız ve bu üç boyutu en, boy ve derinlik olarak ölçeriz, Ancak yaşadığımız evrenin bu kolay tanımlanır üç boyuta ek olarak bir zaman boyutu da içerdiğini pek düşünmeyiz. Einstein'a ve fizikçilere göre ise evren hem bu zaman boyutunu içerir, hem de söz konusu zaman boyutu diğer boyutlarla organik bir bütünlük içindedir. Eni boydan, ayırmak ne kadar anlamsızsa, zamanı diğer üç boyuttan ayırmak da o kadar anlamsızdır. Zaman diğer boyutlardan sadece matematiksel anlamda ayrılır. Diğer boyutlar bildiğimiz pozitif ve reel sayılarla (1, 2 gibi) ölçülürken, zaman boyutu sanal bir sayıyla (karekök içinde eksi. bir veya iki gibi) ölçülür. Bugün dahi bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Ama fizikçi, evreni en basit ve varolan gözlemlere en uygun biçimde tasarlamak zorundadır ve bunu da ancak yukarıda bahsedildiği şekilde dört boyutlu bir tasarımla yapabilmektedir.

Buraya kadar anlatılanlar muazzam gelişmelerdi ama Einstein'in dehası için bu da az gelmişti (yukarıda söylenenleri söylediğinde henüz yaşı yirmibeşti). Bunlarla yetinmeyerek bir diğer paradoksu incelemeye başladı. Gene Galile Pisa kulesinde yaptığı deneylerde kompozisyonu ne olursa olsun, (çelik, alüminyum veya kâğıt) tüm maddelerin aynı hızla düştüğünü göstermişti. Tabii gündelik hayatta kurşun kâğıttan daha hızlı düşer ama bu sadece sürtünmenin yarattığı bir farktır. Sürtünmeyi ortadan kaldırırsanız, kimyasal yapısı ne olursa olsun tüm maddeler tepeden bırakıldıklarında aynı hızla düşerler. Bu yerçekiminin tüm maddeleri aynı biçimde ve aynı güçle etkilediğini gösterir. Einstein bu muammanın çözümüne yöneldi.

İvme bilindiği gibi her; şeyin birdenbire daha da hızlanmasıdır. Tren sabit bir hareketle giderken rahat bir şekilde trende yürüyebiliriz. Ama tren birdenbire hızlanırsa öne doğru fırlarız, adeta ön kapıya doğru çekiliriz. Temelde hızla yere düşeni bir şevde iseniz aynı etkiyi hissedersiniz. Yani yerçekimi dolayısıyla tabana yapışırsınız. Einstein bu gözlemden hareketle ivmenin ve yerçekiminin aynı şey olduklarını ispatladı. Bir asansör tasarlayalım. Bu asansör dünyada büyük bir hızla yere doğru inerken yere doğru çekiliriz. Bu etkiyi yaratan ise dünyanın çekim gücüdür. Aynı asansörü yerçekiminin olmadığı uzay boşluğuna bırakalım ve birdenbire hızlandıralım. Asansörün içindeki kişi yerde yaşadığı deneyi aynen yaşayacak ve bir çekilin gücü hissedecektir. Einstein'dan bu yana uzaya binlerce uzay aracı ve çok sayıda astronot yolladık. Dolayısıyla söylenenlerin gerçek olduğunu artık ampirik olarak biliyoruz.. Ama bu şaşırtıcı bir gözleme yol açar. Şu halde yerçekimi ile ivme aynı şeydir, ya da başka deyişle yerçekimi dünyanın yarattığı bir ivmenin sonucudur.

Soruyu bu şekilde koyduktan sonra Einstein ivmenin nereden kaynaklandığını araştırmaya başladı. Ve şu çarpıcı sonuca vardı. İvmeyi dolayısıyla yerçekimini yaratan şey büyük kitlelerin kendi etraflarındaki uzay-zamanı bükmelerinden kaynaklanıyordu. Normal koşullarda bir tanecik veya gezegen kendi halline bırakıldığında sabit bir hızda ve bir doğru üstünde hareket eder. Fizikte de ekonomi kuralları geçerlidir ve bir tanecik (veya g%zegen) hareket ederken iki nokta arasındaki en kısa yolu yani bir doğru üstünde hareket etmeyi seçer. Ama güneş gibi büyük bir kütlenin yanından geçerken istese de bir doğru üstünde kalması beceremez çünkü güneşin etrafında uzay (ya da daha doğru deyişle uzay-zaman) güneşin kütlesi tarafından bükülmüştür. Gerçekte tanecik sadece kendi çevresiyle ilgili ise. hâlâ bir doğru üstünde gittiğini sanacaktır,. Ama kendisine çok uzaktan bakan bir gözlemci için taneciğin doğru sandığı şey gerçekte bir eğridir.

Başka bir metaforla konuya açıklık getirebiliriz. Bir portakalın üstünde yürüyen bir karıncayı ele alalım. Karınca kendine göre mesafeleri mümkün en kısa biçimde yani bir doğru üstünde giderek almaktadır. Nitekim karıncanın bulunduğu bölgedeki portakal kabuğunu keselim yani portakaldan küçücük bir parça alalım. Bu küçük kabuk parçasını masaya yatırdığımızda yaklaşık olarak kabuğun bir düzleme tekabül ettiğini görebiliriz. Bu küçük parçadan, bakıldığında gerçekten karınca bir doğru, üstünde hareket etmektedir. Karıncanın bulunacağı başka bir bölgeden gene ufak bir parça alsaydık da sonuç değişmeyecekti. Yani karınca sadece yakın çevresiyle düşünüldüğünde bir düzlemi üstünde hareket etmektedir ve rotası da bir doğrudur. Ama küçük parçalar ya da karıncanın aldığı küçük doğru parçaları birleştirildiğinde, geniş alandaki hareketin bir eğri üstünde olduğunu görecektik. Uzaktan bakan gözlemci için karınca portakalın üstünde yani bir eğri üstünde hareket etmektedir.

Bu tam tamına Einstein’ın söylediği şeydir. Dünyadan atılan bir uzay gemisi yerçekiminden kurtulduktan sonra uzay boşluğunda hareket etmeye başlar. Boşlukta gemi bir doğru üstünde gitmektedir,., Ama ardından gemi Mars'a yaklaşır. Marsın kütlesi Marsın.etrafındaki uzay-zamanı eğrilttiği içini kendine göre hâlâ en kısa yoldan gitse de artık uzay gemisi bir eğri üstünde yol almaktadır. Bir şey haricinde astronotlar bir doğru yerine eğri üstünde gittiklerini anlayamazlar. Uzay gemisinin penceresinden bakıldığında gemi hâlâ bir doğru üstünde gidiyor demektir. Ama şimdi bir fark vardır. Tam olarak uzay boşluğunda (yani dünya, Mars veya güneşin çekim gücünün çok azaldığı veya birbirini tam dengelediği) bir noktada astronot gemi içinde asılı kalabilmektedir ve kendini herhangi bir yöne çeken bir şey yoktur. Ama Mars'a, yaklaşıldığında astronot bir yana doğru çekilmeğe başlar. Yani ivme hissetmeğe başlar. Mars kendi etrafındaki uzay-zamanı kitlesiyle eğer, bu eğme astronota bir ivme veya çekim gücü olarak yansır. Yerçekimi ve ivme kökeninde aynı şeylerdir ve bu ivmeyi (ya da yerçekimini) yaratan şey bir kitle etrafında uzay-zamanın eğrilmeye başlamasıdır.

Bugün Genel Relativite olarak bildiğimiz bu kuram yerçekimi kavramını doğrudan doğruya geometriye indirger. Evren düz değildir. Galaksi gibi büyük kütlelerin olduğu noktalarda eğridir. Newton maddenin çekim gücünden bahseder, modern teoride ise çekim gücü anlamlı bir kavram değildir. Çekim, gücü büyük kitlelerin evreni eğmeleri demektir. Bu anlamda evren, onun içindeki büyük kitleler; bunların birbiri üstünde yarattığı-çekim güçleri tek bir şeye yani eğrisel yapıda bir dört boyutlu uzay-zaman sürekliliğine indirgenir. Başka ve daha gündelik bir ifadeyle evren geometridir.

Zaman, mekanı veya yerçekimi sadece bu geometrinin tezahürleridir. Madde nedir sualinin cevabı ise konuya nerden baktığımıza göre değişir. Genel relativitenin temel denklemi:

G = 8 pi.T

olarak özetliyebileceğimiz denklemdir. Burada pi, bildiğimiz pi sayısını yani 3.1416 katsayısını gösterir. G tensör dediğimiz bir geometrik araçtır, G tensörü bize evrenin geometrik yapısını özetler. T ise stres-enerji tensörüdür ve pratik bir yaklaşımla bize madde ve enerji ile ilgili tüm bilgileri gösterir. Yukardaki eşitlik bir identidedir. Sonuç olarak madde ve geometri kökende aynı şeydir.. Madde geometriye şekil veren, (geometrinin eğriselliğini tayin eden) faktördür ama. farklı bir bakış açısıyla da geometri olduğu için madde vardır. Esasında ikisi birbirlerinden ayrılmaz iki kavramdır ve belki de aynı hakikatin değişik açılardan görünen biçimleridir. Bir açıdan bakıldığında maddeyi, enerjiyi, onun kitlesini görürüz. Diğer açıdan bakıldığında bu aynı şeyler geometrinin tezahürleridir.

Einstein'a göre uzay-zaman lokal düzeyde ele alındığında Öklidyendir. Tıpkı portakal kabuğunda olduğu gibi. Yani karıncanın sadece yakın çevresini düşünürsek bir düzlemdir ve bu düzlemde karınca ya da bir gezegen bir doğru üstünde hareket eder. Ama portakalın bütününe yani evrenin bütününe bakıldığında bu evren, eğrisel bir yüzeye sahiptir. Bir anlamda doğru ve eğri kavramları da relatifdir. Bir karıncanın ya da gezegenin hareketine çok yakından bakın, bu hareketin bir doğru olduğunu görürsünüz. Daha uzaktan baktığınızda ise doğru sandığınız şeyin bir eğrinin küçük bir parçası olduğunu görürsünüz (tüm eğrilerin çok küçük parçalan gerçekte yaklaşık olarak doğru parçalarıdır). Bir adam düşünelim. Elinde yere dik tuttuğu bir bayrak olsun. Bu kişi kutuplardan ekvatora gitsin. Ekvatora geldiğinde ona sorarsanız elindeki bayrak hâlâ dik durmaktadır ama onu dünya, dışından seyreden biri için bayrak tamamıyla yere yatmıştır. Bu anlamda doğruluk veya eğrilik de konuya nerden baktığınıza göre düşen relatif kavramlardır.

Einstein bize en değişmez ve sağlam sandığımız şeylerin yani zamanın, mekanın, doğrusallığın relatif olduğunu öğretti. Bu kavramlar nerden baktığınıza göre farklı değerler ya da tanımlar alabilir. Ama tüm bu relativitenin ardında mutlağa en yatkın şey olarak geometriyi yakalarız. Dört boyutlu geometri tüm görüntülerin gerisindeki, gerçeklik ya da evren dediğimiz şeydir.

Üstelik bu geometrinin sabit olmadığını da artık biliyoruz. Sonsuzca sabit bir geometri değil bu. Einstein denklemlerinin çözümü daha o zaman evrenin yani geometrinin sabit kalmadığını ima ediyordu. Ama değişen bir evren ya da geometri o zaman için o kadar radikal bir düşünce idiydi ki bunu Einstein bile başta kabul edemedi, hatta suni parametreler kullanarak denklemlerinin çözümünü evrenin sabitliğini sağlayacak şekilde tanımladı.

Ama 1929'da Hubble (bu asrın en büyük astrofizikçisi) yanı Samanyolu dışında başka galaksilerin de olduğunu ilk kez gösteren kişi, bir başka deneyde evrenin genişlediğini ispatladı. Yani dört boyutlu eğrisel uzay-zaman sabit değildi. Ama evren ve (aynı şey olan) geometri sabit değilse ve genişliyorsa, o zaman şimdiye kadar da genişlemiş olmalıydı. Bu bizi belki de 20. yüzyılın en radikal düşüncesine yani evrenin sonsuzca küçük bir noktadan başlayıp bugüne geldiği noktasına getirdi. Bugün buna evrenin ilk patlaması anlamında Big Bang diyoruz. 20 milyar yıl önce evren sonsuzca yoğun ve bir atomun çekirdeğinden daha ufak tek bir noktaydı. Bu tek nokta inanılmaz bir patlamayla genişlemeye başladı. Genişlemenin başlamasıyla birlikte geometri ve geometrinin dış tezahürleri olan mekan, zaman ve madde ortaya çıktı.

Bu 100 yıl önce söylense bilim kurgu yazarlarının bile kolay düşleyemeyeceği bir şeydi. Ama son 50 yıldır pek çok kanıt büyük patlamayı doğruladı. Giderek insana benzer bir evrenle karşı karşıyayız. İnsanla ilgili tüm bilgiler yani genetik şifre, tek bir tohumda yani kromozamda kristalize olmuştur. Biz büyük ölçüde bu tohumdaki bilginin yani DNA kodunun eseriyiz. Genetik bilimi giderek insanla ilgili her ¾eyi bu kodla açıklamaya başladı. Daha sonra bu tohum büyür, gelişir, bir çocuk ardından adam olur. Giderek yaşlanır ve ölür. Kod ise bir başka tohuma aktarılır. Evrende artık yıldızların da bize benzer biçimde gelişim gösterdiğini, giderek büyüdüğünü ardından büyük bir patlamayla öldüğünü biliyoruz, ölen yıldızın altıkları ise bir başka yıldızın yapımında kullanılır. Daha makro düzeyde evren de bugünkü görüşe göre bir tohumdan başladı, giderek büyüyor ve belki, de bizim gibi ölecek. Büyük patlamadan önce ne vardı, sonsuz yoğunluk ne demek, niye evren insan gibi bir tohum halinde başladı? Bunlar bugün cevabını bilemediğimiz büyük sorular. İnsan tohumu DNA yani daha sonra ortaya çıkacak insanın ana kodlarını içerir. Evrenin de tohum halindeyken bir DNA kodu var mıydı? Evrende daha sonra ne olacağı bu kodda yazılı mıydı? Eğer insan gelişimi ile evren gelişimi bu kadar paralelse ve sadece insanda olan bilinç ve akıl evreni anlamanın araçları ise, acaba, insan ve evren, aynı enformasyon kodundan yani ortak bir DNA'den mi geliyorlar? Bu büyük soruların cevabını da bilmiyoruz. Sadece soruyor ve gelişiyoruz...

 

hakan ersoz

Pan's Labyrinth
Ghost Rider
Smokin' Aces
Constantine
Fun with Dick and Jane
Click
Black Hawk Down
Mongol
The Bucket List
Transformers
P2
Napoleon
The Phantom of the Opera
Sunshine
V for Vendetta
28 Weeks Later
28 Days Later
Resident Evil: Extinction
Resident Evil: Apocalypse
Resident Evil
How High
The Last Legion
The Last King of Scotland
Shooter
Peaceful Warrior
The Twilight Samurai
Epic Movie
Nacho Libre
Angel-A
The Omen
Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl
Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest
Pirates of the Caribbean: At World's End
Kabul Express
Days of Glory (Indigenes)
The Fast and the Furious
Curse of the Golden Flower
Blade
The Departed
Apocalypto
Chicago
American Pie 2
The Jackal
Batman Begins
Seven Years in Tibet
Scarface
The Truman Show
Kingdom of Heaven
Lord of War
Kung Fu Hustle
The Girl Next Door
The Lion King
The Devil's Advocate
Perfume: The Story of a Murderer
Shrek
Spider-Man
Resident Evil
The Matrix Revolutions
Requiem for a Dream
The Matrix
The Matrix Reloaded
The Green Mile
Amores Perros
Children of Men
Titanic
Constantine
Saw
300
Saw III
Saw II
Troy
Soldier of God
Alexander
Letters From Iwo Jima
Tom Yum Goong
The Lord of the Rings: The Return of the King
Forrest Gump
The Godfather
The Last Samurai
American History X
The Lord of the Rings: The Two Towers
The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring

Windows Media Player